Sitede Ara

Kadın Hastalıkları ve Doğum

Kadın hastalıkları ve doğum bölümümüz alanında uzman akademik kadrosu ve ileri teknolojik donanımıyla hizmet vermektedir.

Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümümüz; gebelik öncesi ve sonrası bakım, gebelikte rutin tarama testleri, infertilite (kısırlık), doğum kontrol yöntemleri, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, kanser ve kanser öncesi lezyonlar, rahim ağzı yaraları, idrar kaçırma tedavisi, hormonal bozukluklar, ağrılı adet (dismonore), menopoz, yumurtalık kistine yönelik teşhis ve tedavi işlemlerini uygulamaktadır.

Perinatoloji (Yüksek Riskli Gebelik) Uzmanlığı

Perinatoloji, kadın hastalıkları ve doğum ana dalının yan dalıdır. Temel ilgi alanı fetus ve annedir. Sorunlu gebelikler veya gebelik sırasında yüksek risk oluşumu nedeniyle özelleşmiş bakım ve tedavi gereken durumların uzmanlık alanıdır. Bu alanda uzmanlaşmış kişiler “Perinatoloji Uzmanı” yani “Perinatolog” olarak adlandırılır.  

Perinatoloji uzmanı (anne ve fetusun doktoru), gebelikte görülen hipertansiyon (gebelik zehirlenmesi), diyabet (şeker hastalığı) gibi komplikasyonların yanı sıra annenin mevcut hastalıklarına eşlik eden gebelikleri izler; çoğul gebelikler, fetal büyüme kısıtlılığı, erken doğum ve tekrarlayan gebelik kaybı gibi durumların yönetimini sağlar. İleri düzey ultrasonografik taramaları ve kuşkulu durumlarda tanı yöntemlerini (koryon villüs biyopsisi, amniyosentez ve kordosentez) uygular. Tanıyı koyduktan sonra tedavisi olanaklı olan durumları tedavi eder.    

Ultrasonografi

Ultrason, ses dalgalarının 20.000 hertz üzerinde bir frekansta (saniyedeki devir) hareket etmesi olarak adlandırılır. 20. yüzyılın ikinci yarısında gebe uterus (rahim) ve içeriğinin görüntülenebilmesiyle gebe muayenesinde büyük bir yenilik başlamıştır. Bu gelişme fetal tıp uzmanlığının (perinatoloji) doğmasına neden olmuştur. Günümüzde yaygınlaşan ve hemen hemen altıncı his olarak kabul edilen ultrasonografi olmadan gebe bakımı neredeyse hayal bile edilemez.

Doğum öncesi bakımda ultrasonografi, gebeliğin ilk ve ikinci üç ayında fetal anatomik değerlendirmeyi ve anormallikleri tanımlamak için özelleşmiş çalışmaları içerir. Uluslararası ve ulusal dernekler tarafından önerilen standartlara göre yapılan bir ultrasonografi değerlendirmesi fetusun anatomisi, fizyolojisi, gelişimi ve iyilik hali ile ilgili yaşamsal bilgiler sağlar. Ultrasondaki gerçek zamanlı görüntü plasenta, amniyotik sıvı, fetusun doku ara yüzleri ve sıvılardan geri yansıtılan ses dalgaları tarafından oluşturulur. Ultrasonografi, geçerli tıbbi bir gereklilik varlığında en düşük olası maruz kalma ve gerekli tanısal bilgiyi kazanma ilkesi (ALARA prensibi = as low as reasonably achievable) ile uygulanır. Tanısal ultrasonografi ile gebelikte bilinen olumsuz etkiler arasında nedensel bir ilişki gösterilmemiştir.

İlk Üç Ay Ultrasonografisi

Erken gebelik transabdominal, transvajinal ya da her ikisi de kullanılarak değerlendirilebilir. Bu dönemde yapılan ultrasonografinin amacı;  

  • İntrauterin (rahim içi) gebeliğin saptanması 
  • Kuşkulu dış gebeliğin değerlendirilmesi
  • Vajinal kanama nedeninin tanımlanması
  • Pelvik ağrının (kasık ağrısı) değerlendirilmesi
  • Gebelik yaşının hesaplanması
  • Çoğul gebeliklerin tanısı ve değerlendirilmesi
  • Kalp aktivitesinin saptanması
  • Koryon villus örneklemesi 
  • Rahim içi araçların yerinin belirlenmesi ve çıkarılmasında yardımcı olma
  • Yüksek riskli hastlarda anensefali gibi belirli fetal anomalilerin değerlendirilmesi
  • Down sendromu taraması için taraması ense saydamlığının translusensi ölçümüdür

Baş-popo mesafesi (CRL) gebelik yaşının en doğru biyometrik belirleyicisidir. Bu ölçüm, dikkatli yapıldığı takdirde gebelik yaşını 3-5 günlük bir farkla belirler. Gebelik kesesi, transvajinal sonografi ile 5. haftadan itibaren; kalp aktivitesi olan bir embriyo 6. haftadan itibaren güvenilir şekilde görüntülenebilir. Embriyo, kesenin ortalama çapı 20 mm’ye ulaştığında, transvajinal olarak görüntülenebilmelidir. Kalp hareketleri transvajinal muayene ile genellikle embriyo 5 mm’ye ulaştığında görülebilir. 7 mm altındaki bir embriyoda kalp aktivitesi saptanmadıysa bir hafta içinde tekrar muayene önerilir.

Ense Saydamlığı (NT)

İlk trimester kromozom anomalisi (Down sendromu) taramasının bir parçası olan ense saydamlığı (nukal translusensi= NT) değerlendirmesi geç ilk trimester ultrason incelemesi yapılan gebeliklerin sayısında büyük etkiye sahiptir. Cilt ile ensenin arkasındaki fetusun omurgasının üzerinde uzanan yumuşak dokunun arasında kalan saydam cilt altı doku alanının en geniş kalınlığıdır. 11-14. haftalar arasında belirli kriterler kullanılarak ölçülür. Ense kalınlığı artışında fetal kromozom anomalileri (Down sendromu) ve kalp anormalliklerini de içeren çeşitli yapısal anomaliler için artmış bir risk vardır. 

İlk Üç Ay Fetal Anomali Taraması

Seçilmiş bazı fetal anomaliler için risk artışı olan hastaların değerlendirilmesi ilk üç ay ultrasonografisinin diğer bir endikasyonudur. Bu alandaki araştırmalar anöploidi görüntülemesinin bir parçası olarak yapılan sonografiyle uyumlu olması için 11-14. haftalarda görülebilecek anatomi üzerine odaklanmıştır. Günümüzdeki teknolojiyle ortalama yaklaşık %40’lık bir saptama oranı ortaya çıkarmıştır. İlk üç ay ultasonografisi pek çok majör anomalinin saptanmasında güvenilir olmadığı için ikinci üç ay anatomik değerlendirmenin (ayrıntılı ultrasonografi) yerini almamalıdır.

İkinci Üç Ay Ultrasonografisi (Ayrıntılı Ultrasonografi)

Standart ultrasonografi muayenesinde anormal bulgular elde edilmişse tarama testi sonucu ya da özgeçmişte anomaliden kuşkulanıldığında hedeflenmiş muayene ile ayrıntılı anatomik değerlendirme yapılır. Hedeflenmiş muayene deneyimli bir operatör tarafından yapılıp yorumlanır. İkinci üç ay fetal anomali taraması için yapılan sonografinin duyarlılığı gebelik yaşı, annenin vücut yapısı, fetal pozisyon, cihaz özellikleri, muayene tipi, operatörün yeteneği, spesifik anomali gibi faktörlere bağlı olarak değişkenlik gösterir. Örnek olarak maternal obezite, muayene tipinden bağımsız olarak fetal anomali saptama oranında %20 azalmayla ilişkilidir.  

Ayrıntılı fetal anatomik değerlendirme yapılması gereken durumlar;

  • Doğumsal, genetik veya kromozom anomalili doğum öyküsü
  • Bilinen veya kuşkulu fetal anomali ya da var olan gebelikte büyüme kısıtılılığı varlığı
  • Fetusta doğumsal anomali riskini artıran durumlar;
    • Annede gebelik öncesi veya gebeliğin 24. haftasından önce tanı koyulan diyabet varlığı 
    • Yardımla üreme teknolojisi (Tüp Bebek) ile gebe kalma
    • Yüksek vücut kütle indeksi (≥35 kg/m2)
    • Çoğul gebelikler
    • Anormal serum analit düzeyi (alfa-fetoprotein ve ankonjuge östriol)
    • Teratojen maruziyeti
    • İlk üç ay ultrasonografisinde ense saydamlığı artışı (≥3 mm)
  • Fetusta genetik veya kromozom anomalisi riskini artıran durumlar;
    • Ailede kromozomal veya genetik hastalık taşıyıcılığı
    • Doğumda anne yaşı ≥35 
    • Kromozom anomalisi için tarama testi (ilk ve ikinci üç ay testleri) pozitifliği
    • Ultrasonografide down sendromu belirteçleri varlığı (kalpte ve bağırsakta parlaklık vb.)
    • İlk üç ay ultrasonografisinde ense saydamlığı artışı (≥3 mm) 
  • Fetusu etkileyen diğer durumlar 
    • Doğumsal enfeksiyonlar
    • Annede ilaç bağımlılığı
    • Kan uyuşmazlığı
    • Oligohidroamniyos (su azlığı)
    • Polihidroamniyos (su fazlalığı)

Bebekte yapısal anomaliler tüm gebeliklerin %2-3’ünde görülür. Bebekteki yapısal anomalilerin ultrasonografi ile taranması rutin gebelik öncesi bakımın bir parçasıdır. Yapısal anomalilerin saptanması, anomalinin yapısı, nedeni, prognozu ile gebelik öncesi veya sonrası tedavi şekilleri dahil durum ile bilgi sağlar. Yapısal anomaliler minör ve majör olmaz üzere iki grupta değerlendirilir. Ayrıntılı ultrasonografi değerlendirmesinin temel amacı majör anomali tanısıdır. Doğuma kadar yapılan sonografik değerlendirmelerde majör anomalilerin %80 – 90’nına tanı konulur. Ayrıntılı sonografik değerlendirme için ideal gebelik haftası aralığı 18 – 22. hafta arasıdır, çünkü 22. haftadan sonra tanı koymanın yararı sınırlı hale gelir. 22. haftada yapılan ayrıntılı sonografinin doğumsal anomali yakalama duyarlılığı yaklaşık %80’dir. Ancak, özellikle beyin, iskelet ve bazı kalp anomalileri gebeliğin son üç ayında bulgu verebilmekteyken bazıları ise gebelik sırasında hiçbir bulgu vermeyebilir.  

Kromozom anomalileri ise özellikle 35 yaş üstü gebeliklerde sık görülür. Bunların içinde en sık görülen down sendromudur (mongol bebek). Ayrıntılı ultrason kromozom hastalıklarının kesin tanı yöntemi değildir. Bu inceleme ile down sendromlu fetusların %75’inde, 13 ve 18 trizomili bebeklerin ise %90’nında ilgili ultrason bulguları vardır. Tek gen hastalıkları adı verilen bir diğer grup hastalıkta birkaç durum dışında ultrason incelemesi bu hastalıkların tanı yöntemi değildir. Bu hastalıkların tanısı, hastalık için özel riski olan ailelerde amniyos sıvısından ya da plasentadan alınan örnekteki bebeğe ait hücrelerde yapılacak moleküler tanı yöntemleri konulabilmektedir. Ayrıntılı ultrasonografi incelemesinde bebeğe ait yapıların dışında uteru (rahim) duvarına ait sorunlar, bebek sayısı, bebeğin canlılığı, bebeğin sıvısı miktarı da değerlendirilir. Bebeğin ölçümleri alınır ve gelişimi değerlendirilir. Doppler analizleri yapılarak bebeğin ve annenin kan akımları hakkında bilgi alınır. Ayrıca rahim ağzı uzunluğu ölçülerek erken doğum riski öngörülmeye çalışılır. 

Kromozom Anomalisi Tarama Testleri, Kombine (İkili), Üçlü/Dörtlü Test ve Anne Kanında Fetal DNA Testi

Gebeliklerin %2-3’ünde major konjenital anomaliler gebelik sırasında veya hemen doğum sonrasında tanımlanır. Bu anomaliler bebek ölümlerinin %20’sinden sorumludur ve erken doğumu geride bırakarak bebek ölümlerinin en sık nedenidir. Prenatal (doğum öncesi) tanı, bebekteki malformasyonları, doğum defektlerini, kromozom anomalileri ve diğer genetik sendromları tanımlayan bilimdir. Gebelik öncesi tanının amacı; kısa ve uzun dönem prognoz, tekrarlama riski ve potansiyel tedavi ile ilgili doğru bilgiyi sağlayarak danışmanlık hizmetlerini geliştirmek ve sonuçları iyileştirmektir.

Normal bir insan hücresi 46 kromozom içermektedir. Kromozom anormallikleri kromozom yokluğu veya bir kromozom eklenmesi sonucu oluşur. Her bir kromozom çok sayıda gen içerdiği için genetik materyalin kaybı veya ilavesi genin işlevini belirgin şekilde bozabilir. Büyük miktarda genetik materyalin kaybı canlı olmayan bir gebeliğe veya yaşamı kısıtlanmış bir yenidoğana neden olabilir. Kromozom anormallikleri yaklaşık 150 canlı doğumda 1 görülmektedir. Erken gebelikte daha sıktır ve erken gebelik kayıplarının büyük kısmının nedenidir. Sıklığı anne yaşı ile artmaktadır fakat herhangi bir yaştaki hastayı etkileyebilir ve ırk veya etnik köken ile ilişkili değildir. Trizomi 21 (down sendromu) canlı doğan bebeklerde en sık görülen kromozom anormalliğidir ve 700 canlı doğumda 1 görülür.   

Kromozom anomalilerinin tanısı için tasarlanan gebelik öncesi tarama testlerinin amacı gebenin kromozom bozukluğu, özellikle down sendromu (trizomi 21) olan bir bebeğe sahip olma riskini belirlemektir. Anne kanında serbest fetal DNA testi haricinde bütün birinci ve/veya ikinci üç ay tarama testleri sonucunda bileşik olasılık oranı hesaplanır ve bu oran anne yaşına bağlı risk ile çarpılır. Her hastaya özgü bir risk belirlenir ve bu risk oran olarak ifade edilir—1:X. Bununla birlikte her tarama testinin “pozitif” veya anormal olarak dikkate alınan bir eşik değeri vardır. İlk ve ikinci üç ay tarama testleri için bu eşik değer laboratuvarlar arasında farklı olsa da genellikle 250’ de 1’dir (1/250). Tarama testi pozitif olan hastalara fetal karyotip tayini amacıyla koryon villüs örneklemesi veya amniyosentez tanısal test öncesi olarak önerilir.

İlk Üç Ay Tarama

En sık kullanılan ilk trimester tarama protokolü, sonografik ense saydamlığı (nukal translusensi) ile iki maternal serum belirtecini kombine eder. 11 ile 14. haftalar arasında yapılır.

Ense Saydamlığı (NT)

İlk üç ay kromozom anomalisi (down sendromu) taramasının bir parçası olan ense saydamlığı (nukal translusensi= NT) değerlendirmesi; geç ilk üç ay ultrason incelemesi yapılan gebeliklerin sayısında büyük etkiye sahiptir. Cilt ile ensenin arkasındaki fetusun omurgasının üzerinde uzanan yumuşak dokunun arasında kalan saydam cilt altı doku alanın en geniş kalınlığıdır. 11-14. haftalar arasında belirli kriterler kullanılarak ölçülür. Ense kalınlığı artışında, fetal kromozom anomalileri (down sendromu) ve kalp anormalliklerini de içeren çeştili yapısal anomaliler için artmış bir risk vardır. 

NT ölçümü baş-popo mesafesi (CRL) 38-84 mm arasındaki iken yapılır. NT ölçümü, anöploidi taramasında kullanılan serum belirteçlerine benzer şekilde gebelik yaşına özgü ortalamanın katı olarak ifade edilir. NT artışı fetal bir anomaliden çok artmış riskle ilişkili bir belirteçtir. NT ölçümü anormal şekilde büyükse böyle fetusların yaklaşık üçte biri bir kromozom anomalisine sahip olacaktır ve bu olguların yarısı down sendromudur. Tek başına kullanıldığında NT ölçümü %5 yalancı pozitiflik oranıyla down sendromu olgularının %64 ile 70’ini saptayacaktır. Artmış NT ölçümü ayrıca diğer kromozom anomaliler, genetik sendromlar ve özellikle fetal kalp anomalileri olmak üzere çeşitli doğum defektleri ile ilişkilidir. Bu nedenle nukal translusensi 3,5 mm veya üzerinde ölçüldüğünde fetal karyotiplemeye ek olarak hedeflenmiş sonografik değerlendirme, fetal ekokardiyografi veya her ikisinin yapılmalıdır. 

Serum Belirteçleri (İkili Test)

İlk üç ay kromozom anormalliği taramasında kullanılan iki analit human koryonik gonadotropin—intakt veya serbest βhCG ve gebelikle ilişkili plazma protein A’dır (PAPP-A). İlk üç ayda, down sendromlu bir fetusta serum hCG düzeyleri yüksek, PAPP-A düzeyleri düşüktür. Her iki serum belirtecinin düzeyi trizomi 18 ve 13 varlığında düşüktür. Gebelik yaşı doğrulandıktan sonra NT ölçümü yapılmaksızın bu iki serum belirtecinin kullanımı ile %5 yalancı pozitiflik oranı ile down sendromu saptama oranı %67’ye ulaşır.

Kombine Birinci Trimester Tarama Testi

En sık kullanılan ilk üç ay tarama protokolü, NT ile serum hCG ve PAPP-A ölçümünü kombine eder. Down sendromu belirleme oranı %5’lik bir yalancı pozitiflik oranıyla birlikte %79 ile %87 arasındadır. Trizomi 18 ve 13 saptama oranının %2’lik yalancı pozitiflik oranı ile %90 olduğu bildirilmiştir. 

İkinci Üç Ay Tarama (Dörtlü ve Üçlü Test) 

Dörtlü Test

Dörtlü testte anne kanında biyolojik belirteçler olan Alfa-Fetoprotein (AFP), ankonjuge östriol (uE3), serbest veya total human koryonik gonadotropin (hCG) ve dimerik inhibin A (DIA) düzeyleri ölçülür. Down sendromu olgularında serum AFP ve UE3 düzeyleri azalırken, hCG ve DIA düzeyleri yükselir. İdeal olarak 15 ile 19. haftalar arasında yapılır fakat 23. haftaya kadar yapılabilir. Down sendromunu saptama oranı %5 yalancı pozitiflikle %75 – 80’dir.     

Üçlü Test

Down sendromu riskini belirlemek için gebeliğin 15 ile 23. haftaları arasında (ideali 15 – 19. haftalar arasında) anne kanında AFP, serbest veya total hCG ve uE3 düzeyleri ölçülür. Down sendromunu saptama oranı %5 yalancı pozitiflikle %60 – 70’dir.    

Anne Kanında Fetal DNA Testi

Fetal DNA plasentanın sitotrofoblast hücrelerinden dolaşıma salınır ve gebeliğin 7. haftasından itibaren annenin kanında saptanabilir. Anne kanındaki hücre dışı DNA’nın %3-6’sını oluşturur ve gebelik ilerledikçe bu oran artar. Sağlam fetal hücrelerin aksine, hücre dışı fetal DNA anne kanından dakikalar içinde temizlenir. Doğumdan 6 saat sonra anne kanında saptanamaz. 

Hücre dışı fetal DNA’nın klinik uygulamalarından bazıları kan grubunun belirlenmesi, fetal cinsiyet tayini ve otozomal trizomilerin saptanmasıdır. Anne kanından serbest fetal DNA elde edilmesiyle fetal down sendromu ve diğer otozomal trizomiler gebeliğin 10. haftası gibi erken bir dönemde saptanabilir. Test 10. gebelik haftasından itibaren uygulanabilir ancak erken uygulamadan kaçınılmalı ve öncelikli olarak 11 – 14 hafta ultrasonografisi yapılmalıdır. Hücre dışı fetal DNA testinin yapılması gereken durumlar şunlardır;

  • Doğumda 35 yaş ve üzerinde olacak kadınlar
  • Artmış fetal anöploidi riskini gösteren sonografik bulgular (ekojenik bağırsak, ekojenik kardiyak odak, pelviektazi vb.)
  • Önceki gebeliğinde trizomi 21, 18 veya 13 öyküsü olanlar
  • Hasta veya eşinde trizomi 21 veya 13 riskinde artışa yol açan dengeli robertsonian translokasyon taşıyıcılığının varlığı
  • Anormal birinci, ikinci veya kombine birinci ve ikinci üç ay tarama test sonucu varlığı

İlk üç ay tarama testinde ense saydamlığı artışı, fetal anomali varlığı ve tarama testinde kombine riskin 1/50’den yüksek olduğu gebeliklerde doğrudan tanı testi, 1/50-1/1000 arasında olduğu ara risk grubunda hücre dışı fetal DNA taraması önerilmelidir. Riskin <1/1000 olduğu grup ise düşük riskli olarak kabul edilip ileri test gerekmeksizin rutin gebelik izlemi önerilebilir.

Tekil gebeliklerde %0,5’lik yanlış pozitiflik oranı ile trizomi 21 (down sendromu), trizomi 18, trizomi 14 ve monozomi X için yakalama oranları sırası ile %99.5, %97.7, %96.1 ve %90.3’tür. Bu yeni teknolojinin tarama testi olarak kullanımı yakın geçmişte klinik olarak uygun hale gelmesine rağmen tanısal bir test olarak değerlendirilmemektedir. Test öncesi danışmanlık verilmesi önerilmektedir. Anormal sonuç elde edilirse genetik danışmanlık verilmeli ve tanıyı doğrulamak amacıyla tanısal test (amniyosentez/kordosentez/koryon villüs örneklemesi) önerilmelidir. 

İkiz gebelik olgularında 2020 yılında yapılan bir meta-analizde trizomi 21, trizomi 18 ve trizomi 18 için yakalama oranları sırasıyla %98.8, %93.5 ve %75 olarak bulunmuştur. Uluslararası dernekler tarafından çoğul gebeliklerde kullanımı önerilmektedir. Üçüz ve daha yüksek sayılı gebeliklerde kullanımı ile ilgili veriler kısıtlıdır.    

Hücre dışı fetal DNA testlerinin kullanımında birkaç kısıtlılık vardır. Plasenta hücreleri kullanıldığı için sınırlı plasenta mozaisizmi fetal karyotipe yansıtmayan anormal sonuçlar verebilir. Benzer şekilde çoğul gebeliklerde ve ikizlerden birisinin düşmesi durumlarında da sonuçlar doğru çıkmayabilir. Örnekteki fetal DNA seviyesi yetersizliği (%1 – 5) nedeniyle sonuç vermeyebilir. Bu durum obez kadınlarda daha sık görülür. Bu durumda izlenmesi gereken yol;

  • Testin tekrarlanması – Olguların %60 – 80’inde sonuç verir
  • Standart serum/ultrason taraması
  • İnvaziv işlem (amniyosentez, koryon villüs örneklemesi) ve tanı testi (karyotip/microarray)  

Ancak, son yıllarda yapılan birkaç çalışmada hücre dışı fetal DNA testinin başarısız olduğu olgularda anöploidi (trizom 21) riskinin beklenenden daha yüksek olduğu bu nedenle tanı testi (karyotip) yapılması önerilmektedir. 

Gebelik Zehirlenmesi (Gebeliğin Hipertansif Hastalıkları, Preeklampsi)

Hipertansif hastalıklar tüm gebeliklerin %5 ile %10’unda görülür. Anne ölüm oranlarına fazlasıyla katkıda bulunarak, kanama ve enfeksiyon ile birlikte anne ölümlerinin en sık nedenidir. Gelişmiş ülkelerde anne ölümlerinin %16’sı hipertansif hastalıklara bağlıdır. Gebelik sırasında kan basıncı yüksekliğinin yani hipertansiyonun 4 önemli nedeni vardır;

  • Preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) – gebeliğin 20. haftasından sonra yeni başlangıçlı hipertansiyon (sistolik kan basıncı 140 mmHg, diastolik kan basıncının 90 mmHg’nın üzerinde olması) ve organ hasarı varlığı preeklampsi olarak tanımlanır. Böbrekler (idrarda aşırı protein çıkışına neden olur), karaciğer ve beyin (baş ağrısı, görme bozuklukları ve epilepsi benzeri nöbetlere yol açar) gibi birçok organı etkileyebilir. Doğumdan sonra da meydana gelebilir. Organ hasarı tipik olarak doğumdan sonra birkaç gün ile hafta arasında iyileşir.   
  • Gestasyonel hipertansiyon (geçici hipertansiyon) – ilk kez gebeliğin 20. haftasından sonra preeklampsi belirti veya bulguları olmadan tansiyon (sistolik kan basıncı 140 mmHg, diastolik kan basıncının 90 mmHg’nın üzerinde olması) yüksekliğinin saptanmasıdır. Bu gebelerin yaklaşık yarısında preeklampsi yani gebelik zehirlenmesi gelişir.    
  • Kronik hipertansiyon – gebelikten öncesi veya gebeliğin 20. haftasından önce tanı koyulan tansiyon yüksekliğini tanımlar. 
  • Kronik hipertansiyon zemininde gelişen preeklampsi – kronik hipertansiyonu olan bir gebede gebeliğin 20. haftasından sonra preeklampsi gelişimini tanımlar.      

Hipertansiyonla birlikte tek başına ya da kronik hipertansiyon zemininden gelişen preeklampsi sendromu en tehlikelisidir. 

Preeklampsi (Gebelik Zehirlenmesi) Nedir?

Preeklampsi yalnızca gebe ve lohusalarda meydana gelen bir hastalıktır. Gebeliğin 20. haftasından sonra tanı koyulan yeni başlangıçlı hipertansiyon ve organ işlev bozukluğu (böbreki karaciğer, akciğerler, beyin ve kan) karakterizedir. Kan basıncı 140/90 mmHg ve üzerinde ölçüldüğünde hipertansiyon tanısı konulur. Ancak, tanı koymak için tek bir ölçüm yeterli değildir. En az 4 saat ara ile iki kez yapılan ölçümde sistolik kan basıncı ≥140 veya diastolik kan basıncı ≥90 mmHg olmalıdır. 

Preeklampsi gebeliklerin %3 – 4’ünde meydana gelir. Bu olguların %90’ı gebeliğin 34. haftasından sonra görülür.   

Preeklampsi İçin Kimler Yüksek Riske Sahiptir?

Preeklampsi herhangi bir gebede gelişebilir. Ancak bazı gebelerde preeklampsi gelişme riski yüksektir. Aşağıdakilerden bir veya daha fazlasına sahip gebelerde preeklampsi gelişme riski yüksektir;   

  • İlk gebelik (düşük ve kürtajlar hariç) 
  • Gebelikten önce kronik hipertansiyon, böbrek hastalığı, lupus veya diyabet varlığı 
  • Önceki gebelikte preeklampsi öyküsü
  • Gebelik şekeri (gestasyonel diabet)
  • Çoğul gebelik
  • Annesi veya kız kardeşinde preeklampsi öyküsü
  • Gebelik sırasında yaşın <20 veya >35 olması
  • Obezite (şişmanlık) 

Preeklampsinin Nedeni Nedir?

Preeklampsi gebeliğin çok erken döneminde plasenta (bebeğin eşi) gelişimindeki anormalliklerden kaynaklanır. Plasenta annenin rahmine yeterince yapışamaz ve anneden sağlıklı bir kan desteği alamazsa bebek gelişimi için gerekli olan besinler ve oksijen yetersiz kalır. Bu özellikle bebeğin çok hızlı büyüdüğü gebeliğin 20. haftasından sonra sorun oluşturur. Annenin vücudundaki (böbrekler, karaciğer ve beyin) kan damarlarında hasar gelişimine yol açan olaylar zinciri meydana gelir ve preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) olarak adlandırılan klinik sendroma neden olur. Bunun neden bazı kadınlarda gelişirken bazılarında gelişmediği tam olarak anlaşılamamıştır.      

Preeklampsinin Belirti ve Bulguları Nelerdir?

Gebelik zehirlenmesi olan birçok kadında hastalığın belirtisi yoktur. Bu nedenle her gebelik muayenesinde özellikle gebeliğin ikinci yarısında, kan basıncı (tansiyon) ölçümü yapılmalıdır. Anne –gebelik zehirlenmesi olan çoğu kadında orta derece kan basıncı yüksekliği ile idrarda küçük bir miktar protein kaçağı vardır ve hastalığın herhangi bir belirtisi yoktur. Ancak, preeklampsi gebelik süresince daha iyi hale gelmez ve kötüleşebilir. Bu genellikle birkaç gün ile hafta arasında gerçekleşir fakat çok daha çabuk gelişebilir. Preeklampsinin şiddetlendiğini gösteren birkaç belirti ve bulgu vardır. Bu bulgulardan birinin varlığı bile hastalığın şiddetli olduğunu gösterir.  

Hastalığın şiddetli evreye ilerlediğini gösteren belirtiler;

  • İnatçı şiddetli baş ağrısı 
  • Görme sorunları (bulanık veya çift görme, sinek uçuşmaları, ışık çakmaları, görme kaybı)
  • Yeni başlayan nefes darlığı (akciğerlerde sıvı birikmesine bağlı)
  • Karında orta hatta veya sağ üst kadranda ağrı (mide yanmasına benzer)

Hastalığın şiddetli evreye ilerlediğini gösteren bulgular;

  • Kan basıncının yani tansiyonun ≥160/110 mmHg olması. Bu durumda inme riski artmıştır.
  • Anormal böbrek testler (ör. serum kreatinin >1,1 mg/dl)
  • Düşük trombosit (pıhtılaşma hücreleri) sayısı (<100.000/ml)
  • Karaciğer anormallikleri (kan testleri ile saptanır) 
  • Akciğer ödemi (akciğerlerde sıvı birikimi)
  • Nöbet (epilepsi nöbeti) (preeklampsi olan bir gebede konvülziyon olmasıdır, bu durum eklampsi olarak tanımlanır) 

Bebek – Preeklampsi, bebeğin plasentadan yeterli besin ve oksijen almasını engelleyebilir. Bu durum bebekte aşağıdaki bulgulara neden olur;

  • Anormal bebek iyilik hali testleri (bebeğin kalp atışının bozulması)
  • Bebeğin kilo alımında yavaşlama
  • Bebeğin suyunda azalma
  • Bebeğin göbek kordonundaki kan akımında azalma

Preeklampsi Önlenebilir mi?

Preeklampsi gelişimini öngörecek bir test ve önleyecek bir yol yoktur. Preeklampsi gelişme riski olan gebelerde aspirin kullanımı ile risk azaltılabilir. Düşük doz aspirin (150 mg/gün, gece yatmadan önce) genellikle gebeliğin ilk üç ayında (12 – 14. haftalarda) başlanır ve üçüncü üç ayına (genellikle 36. Haftada sonlandırılır) kadar kullanılır.   

Düşük doz aspirin kullanımında yarar görme olasılığı olan gebeler şunlardır;

  • Önceki gebeliğinde preeklampsi öyküsü olanlar
  • Çoğul gebelikler
  • Kronik hipertansiyonu olan gebeler
  • Tip 1 veya 2 diyabeti olan gebeler
  • Böbrek hastalığı varlığı
  • Otoimmün hastalığı (antifosfolipid sendromu, sistemik lupus eritematozusu) olanlar

Daha düşük riske sahip gebelerin de düşük doz aspirin kullanımında yarar görme olasılığı olsa da tüm gebelerde kullanımı önerilmemektedir. Gebelik sırasında düşük doz aspirin kullanımının belirgin bir yan etkisi yoktur. 

Preeklampsi Nasıl Tedavi Edilir?

Preeklampsinin tedavisi doğumdur. İlaç tedavisi kan basıncını düşürebilir ve böylece annede inme riskini azalır fakat bu tedaviler plasentadaki altta yatan anormallikleri düzeltmez ve bu nedenle hastalığın ilerlemesini engellemez.   

Preeklampsi ile komplike gebeliğin yönetimi gebelik yaşına ve hastalığın şiddetli özelliklerinin olup olmamasına bağlıdır. Doğum şekli (normal veya sezaryen doğum) bebeğin pozisyonu, rahim ağzı açıklığına ve bebeğin sağlık durumu gibi faktörlere bağlıdır. Çoğu durumda normal doğum olasıdır. 

Doğumdan Sonra Ne Olur?

Doğumdan sonra genellikle birkaç gün veya hafta içinde yüksek kan basıncı ve idrarda protein atılımı düzelir. Kan basıncı birkaç hafta veya ay hafifçe yüksek olabilir fakat bu durum genellikle zararsızdır. Şiddetli tansiyon yüksekliği tedavi edilmelidir ve bazı kadınların hastaneden taburcu edildikten sonra yüksek kan basıncı nedeniyle ilaç kullanmaları gerekir. Kan basıncı normale döndüğünde (genellikle 6 hafta içinde) tedavi kesilir. Doğumdan 12 hafta sonra kan basıncı yüksek kalmaya devam ediyorsa preeklampsi ile ilişkili değildir ve uzun süreli tedavi gerekebilir.  

Preeklampsi öyküsü olan kadınlarda yaşamın ileri dönemlerinde kalp-damar hastalığı riski artmıştır. Yaşam stili değişiklikleri (sağlıklı diyet, obezite ve sigaradan kaçınmak) ve lipid bozuklukları, diyabet ve hipertansiyonun yönetimi kalp-damar hastalığı riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir.       

Sonraki Gebelikte Preeklampsi Tekrarlanır mı?

Preeklampsi gelişen kadınların sonraki gebeliğinde preekalmpsi gelişme riski artmıştır. Miada yakın şiddetli özellikleri olmayan preeklampsi geçiren kadınlar sonraki gebeliklerinde preeklampsi gelişme riskinde yalnızca %5’lik bir artışa sahiptir. Ancak, şiddetli preeklampsi gelişen ve gebeliğin 30. haftasından önce doğum yapan kadınların sonraki gebeliklerinde preeklampsi gelişme riski yüksektir (%70).     

Çoğul Gebelikler

Çoğul gebelikler iki veya daha fazla döllenme, tek döllenme sonrası gebelik ürününün hatalı bölünmesi veya her ikisinin kombinasyonu ile oluşabilir. İkiz gebelikler tüm canlı doğumların yaklaşık %3’ünü, çoğul doğumların ise yaklaşık %97’sini oluşturmaktadır. Bu gebeliklerde hem anne hem de çocukta risk artmıştır ve bu risk, bebek sayısı ile artar. İkizlerin %60’ı, üçüzlerin %90’ı, dördüzlerin hemen tamamı erken doğar. Sonuç, kadınlar birden fazla bebeği aynı anda taşımak için yaratılmamıştır. Sıklıkla orijinal bir durum veya mucize olarak görülmekle birlikte, çoğul gebelikler potansiyel olarak anne ve doğmamış çocuklar için riskli bir durumdur. Yeni doğanın yaşamını riske atan erken doğum ve ömür boyu sakatlık riskinde artış söz konusudur. Çoğul gebeliklerde düşük doğum ağırlıklı yeni doğanların yaklaşık dörtte biri ve doğumdan sonra ilk bir yıl içinde ölen bebeklerin %15’i çoğul gebelik nedenlidir. Riskler üçüz ve dördüzlerde çok daha yüksektir. Bu olumsuz sonuçlara ek olarak, çoğul gebelerde doğumsal anomali riski de artar. Anne, tekil gebeliklere göre daha yüksek riske sahiptir. Bunlar bebek sayısı ile artar. Tekil gebeliklerle ile karşılaştırıldığında gebelik zehirlenmesi (preeklampsi), doğum sonu kanama, doğum sonrası depresyon ve anne ölümü riski belirgin şekilde artmaktadır.     

Gebenin çeşitli fizyolojik zorlukları ve şiddetli komplikasyon olasılığı, genellikle çoğul gebeliklerde tekillerden daha fazladır. Bu, özellikle sağlığı riske giren ve çoğul gebelik tanısı erken koyulan kadına danışmanlık verilmesinde dikkate alınmalıdır. İlk üç ayda başlayan ve geçici olarak yüksek serum β-hCG düzeyleri ile ilişkili olan aşırı bulantı ve kusma, çoğul gebeliklerde daha sıktır. Çoğul gebeliği olan kadınlarda kan hacmi artışı daha fazladır ve tekil gebeliği olanlarda oran %40-50 iken, çoğul gebeliği olanlarda ise ortalama %50-60’tır. Demir ile folik asit gereksinimindeki kombine artış anemiye zemin hazırlar. 

Çoğul gebeliklerde cinsiyet oranları değerlendirildiğinde gebelik başına düşen bebek sayısı arttıkça, erkek bebek oranı azalır. Tekil doğumda erkek bebek oranını %51, ikizlerde %50,9, üçüzlerde %49,5 ve dördüzlerde ise %46,5’dir. 

Çoğul Gebelik Oluşumunu Etkileyen Faktörler

  • Irk: Çoğul doğumların sıklığı farklı ırk ve etnik gruplar arasında farklılık gösterir. Afrika kökenlilerde daha sık görülmektedir.
  • Anne yaşı: Özellikle çift yumurta ikiz sıklığı anne yaşı ilerledikçe artar. Baba yaşının ikiz sıklığı üzerine etkisi azdır.   
  • Doğum sayısı: Doğum sayısı arttıkça ikiz gebelik sıklığı artmaktadır.
  • Aile öyküsü: Annenin ailesinde ikiz gebelik öyküsü durumunda risk artmaktadır.
  • Annenin kilosu ve boyu : Obez (vücut kitle indeksi ≥30 kg/m2) ve uzun boylu (≥164 cm) kadınlarda ikiz gebelik riski artmıştır.  
  • Beslenme: Beslenmenin ikiz gebelik ile ilişkisi tartışmalıdır. Ancak, folik asti kullanımının riski arttığını gösteren yayınlar vardır. 
  • Kısırlık (infertilite) tedavileri: Doğal yoldan oluşan gebeliklerle karşılaştırıldığında ikiz gebelik riski belirgin şekilde artmaktadır.   

Çoğul Gebeliklerin Oluşum Mekanizması

İkiz gebelikler genelde iki ayrı yumurtanın döllenmesi sonucu oluşur (ayrı yumurta). Daha az olarak da ikizler döllenmiş tek bir yumurtanın bölünmesinden oluşur (tek yumurta). Daha yüksek sayıda bebeğin oluşumunda, biri veya her ikisi etkin olabilir. 

Tek yumurta ikiz oluşumun altında yatan mekanizma bilinmemektedir. Tek yumurta ikiz oluşumu hücre bölünmesinin olduğu zamana bağlıdır. Hücre bölünmesi döllenmeden sonra ilk 72 saat içinde bölünürse iki bebek, iki ayrı gebelik kesesi (amniyon kesesi), iki eş (koryon) (plasenta) gelişir. Hücre bölünmesi dört ve sekizinci günler arasında meydana gelirse iki ayrı gebelik kesesi ve tek eş (plasenta) oluşur. Hücre bölünmesi döllenmeden sonra 8 ile 13. günler arasında meydana gelirse tek gebelik kesesi ve eş (plasenta) meydana gelir. Döllenmenin 13. gününden sonra meydana gelen bölünmede ise yapışık ikizler (siyam ikizi) oluşur. 

Çift yumurta ikiz oluşumu tek yumurta ikiz oluşumundan çok daha sıktır ve sıklığı ırk, kalıtım, anne yaşı, doğum sayısı ve özellikle üreme tedavilerinden etkilenmektedir. Tersine tek yumurta ikiz doğumların sıklığı dünya çapında göreceli olarak sabittir —yaklaşık 250 doğumda birdir ve sıklığı genellikle ırk, kalıtım, yaş ve doğum sayısından bağımsızdır. Ancak, tüp bebek tedavilerinde tek yumurta ikizlerinin sıklığı artmaktadır.

Çoğul Gebeliklerin Tanısı

Çoğul gebeliklerin tanısında en iyi yöntem ultrasonografidir. Ultrasonografi değerlendirmesinde özellikle ilk 3 ayda yapılan muayenede eş (koryonisite) ve kese (amniyonisite) değerlendirmesi dikkatli bir şekilde yapılmalıdır. Tek eş-iki kesesi (monokoryonik-diamniyotik) ile tek eş-tek kesesi (monoamniyotik-monokoryonik) olan ikiz gebeliklerde sorunla gebeliğin seyri sırasında sorunla karşılaşma olasılığı çok yüksektir.   

Gebelik Komplikasyonları

  • Düşük – Tekil gebeliklerle karşılaştırıldığında artmıştır.
  • Doğumsal anomali – Tekil gebeliklere kıyasla çoğul gebeliklerde belirgin şekilde artar.
  • Büyüme kısıtlılığı – Çoğul gebeliklerde kısıtlanmış fetal büyüme ve erken doğum nedeniyle tekil gebeliklerden düşük doğum ağırlığı olma olasılığı daha fazladır.
  • Hipertansiyon – Çoğul gebeliklerde gebeliğe bağlı hipertansif hastalıkla (gebelik zehirlenmesi) karşılaşma olasılığı daha fazladır.
  • Erken doğum – Bebek sayısı arttıkça erken doğum olasılığı artmaktadır. Bebeklerde doğum sonrası karşılaşılan sorunların en büyük nedeni erken doğumdur.  

İkiz Gebeliğe Özgü Sorunlar

  • Kaybolan ikiz – Gebeliğin başında ikiz gebelik tanısı alan olguların bir kısmı tekil gebelik olarak devam edebilmektedir. Bu durum özellikle tüp bebek gebeliklerinde sıktır (%7 – 36).  Bu durumun sağ kalan bebeğe olumsuz etkisi yoktur. 
  • Monoamniyotik ikiz gebelik – Her iki bebeğin tek kesede bulunmasını tanımlar. Bu durumda kordon dolanmasına bağlı bebeklerin ölme riski artmıştır.  Ne yazık ki, ikiz eşlerinden birisinin veya her ikisinin sonuçlarının iyi olmasını garanti edecek bir yönetim yöntemi yoktur. Bunun nedeni, kordon dolanması nedeniyle öngörülemeyen bebek ölümü ve bunu izleyecek etkili bir aracın olmamasıdır. 26 ila 28. haftadan başlayarak günde bir kez 1 saat süreyle yapılan bebek kalp hızı NST ile izlenir. Fetal test sonucu güven verici ise 34. haftaya kadar izlenir ve sezaryen yapılır.
  • Yapışık ikizler (Siyam ikizi) – Tek yumurta ikizlerinde görülür ve en sık göğüs bölgesinde meydana gelir. Tanı gebeliğin ilk üç ayında yapılan ultrasonografi muayenesinde konulabilir. Yaşamsal organlar ortak değilse ikizler birbirinden ayrılabilir. 
  • İkizden ikize transfüzyon sendromu – Yaklaşık 10.000 doğumda 1 görülür. Bu durum tek yumurta ikizi olan ve aynı eşi (plasentayı) paylaşan ikiz gebeliklerde meydana gelir. Aynı eşi paylaşan ikizlerin arasında kan damarları birbiri ile bağlantılıdır. Bu durumda kan verici alıcı ikiz kardeşine geçer, böylece vericide kansızlık ve büyüme kısıtlılığı meydana gelir. Tersine alıcı ikizde kan fazlalığı olur ve kalp yetmezliği meydana gelir. Tedavi edilmezse ikizlerin kaybına neden olur. Tanı için gebeliğin 16. Haftasından itibaren 2 hafta da bir bebekler orta beyin damarı ve göbek kordonu Doppler’i ile değerlendirilmelidir. Tanı koyulan olgularda lazer uygulanarak birbiri ile bağlantılı olan kan damarları yakılır.  
  • İkiz anemi polistemi sekansı – İkizden ikize transfüzyon sendromunun tipik amnion sıvı farklılığı olmadan, verici ila alıcı ikizler arasında önemli hemoglobin farklılıkları ile karakterizedir.
  • Akardiyak ikiz – Monokoryonik yani tek eşi paylaşan ikiz gebeliğin nadir fakat ciddi bir komplikasyonudur. Normal bir ikiz ile ona eşlik eden kalbi ve diğer yapıları olmayan bir ikiz eşi bulunmaktadır. Normal şekilli olmayan ikizin kan dolaşımını normal ikiz sağlar. Bu durum tedavi edilmezse verici yani normal ikizde kalp yetmezliğine ve ölüme neden olur. Aradaki bağlantı lazer veya radyofrekans ablasyon olarak tanımlanan yöntemlerle kesilir. 
  • İkizlerden birinin ölümü – Çift yumurta ikizlerinde bir sorun oluşturmazken, bu durum tek yumurta ikizlerinde sağ kalan ikizin kaybına yol açar. 

Doğum Öncesi Bakım

Çoğul gebeliğin doğum öncesi yönetiminde esas amaç, bebekler büyüdükçe komplikasyonları azaltmak ve önlemek için anne ve bebekleri yakından izlemeyi sağlamaktır. Tüm çoğul gebelikler 11 ile 14. haftaları arasında gebelik haftasını doğrulamak, koryonositeyi yani plasenta (eş) sayısı ve kromozom anomalisi taraması için ultrasonografi ile değerlendirilir. Aynı eşi (plasenta) paylaşan (monokoryonik) ikiz gebelikler gebeliğin 16. haftasından başlayarak bu duruma özgü komplikasyonlar yönünden 37. haftaya kadar 2 haftada 1 değerlendirilir. Farklı eşleri (plasenta) (dikoryonik) paylaşan ikiz gebelikler ise 4 haftada bir 37. haftaya kadar izlenir. 

Beslenme: Daha sık doğum öncesi muayeneler sırasında kalori, protein,mineral, vitamin ve esansiyel yağ asitleri için ek gereksinimi sağlayan maternal diyet verilmelidir. Vücut kitle indeksi (VKİ)-spesifik kilo artış amacını başarma, ikiz gebelik ile birlikte artan gereksinimleri karşılamak için makro ve mikrobesinlerin eklenmesi ve karbonhidrat kontrollü diyetler önerilmektedir. İkiz gebelik için normal VKİ’li bir kadının 16,7 ila 24,4 kg alması önerilmektedir. İkiz gebelikli kadın için önerilen artmış günlük kalori alımı 40-45 kcal/kg/gündür ve %20 protein, %40 karbonhidrat, %40 yağdan oluşur, üç ana öğün ile üç ara öğüne bölünerek alınır.

Doğum ve Doğum Şekli

Erken doğum eylemi çoğul gebeliklerde sıktır ve ikizlerde yaklaşık %50, üçüzlerde %75 ve dördüz gebeliklerde %90 oranında olabilir. Bununla birlikte çoğul gebeliklerde erken doğum oranı çok değişir. Doğum eylemi sırasında bebeğin geliş şekli ne olursa olsun, doğum sırasında bebeğin pozisyonun herhangi bir değişimine karşı ve özellikle ilk ikizin doğumu sonrasında hazırlıklı olunmalıdır. Önden gelen ikiz eşi baş gelişi değil ise sıklıkla sezaryen yapılır, ancak baş-baş gelişi olan ikizlerde genellikle ön planda normal doğum düşünülür. Baş-baş olmayan gelişli ikiz gebeliklerde doğum şekli tartışmalıdır ancak genellikle sezaryen tercih edilir. Üçüz veya daha yüksek sayılı çoğul gebeliklerde sezaryen doğum tercih edilir. 

Bebek Sayısının Azaltılması (Selektif Redüksiyon)

Bazı yüksek sayılı çoğul gebelik olgularında bebek sayısının iki ya da üçe azaltılması, kalan bebeklerin sağ kalmalarını sağlamaktadır. Tipik olarak 10 ile 13. haftalar arasında yapılmaktadır. Redüksiyon için genellikle en küçük ya da anomalisi olan bebeğin kalp atışları durdurulur. Bu durum yoksa en kolay ulaşılan bebeğin kalp atışı durdurulur. Ultrasonografi kılavuzluğunda, her seçilen bebeğin kalp ya da göğüs kafası içine potasyum klorid enjekte edilir. Çoğu olguda gebelikler en az bir canlı bebek doğurma şansını artırmak için ikize indirgenir. Bu işleme bağlı düşük riski %4 – 5’dir. 

Gebelikte Şeker Yüklemesi

İnsülin, vücudun temel enerji kaynağı olan şekerin kandan hücrelere girişini sağlayan hormondur. Gebelik sırasında bebek ve plasenta (eş) annenin salgıladığı insüline direnç gösteren hormonlar üretmektedir. Gebelik sırasında çoğu kadın bu duruma karşı daha fazla insülin üreterek kan şekerinin normal sınırlarda kalmasını sağlamaktadır. Ancak, bazı kadınlar yeterince insülin üretemez ve kan şekerleri yükselir. Bu durum gebelik şekeri (gestasyonel diyabet) olarak tanımlanmaktadır. Gebelik şekeri tüm gebeliklerin yaklaşık %10’unda görülmekte olup, ülkemizde artan obezite (şişmanlık) nedeniyle sıklığı artmaktadır.

Anne ve bebekte oluşabilecek sorunları en aza indirmek için gebelik şekerini tanımak ve tedavi etmek önemlidir. Ayrıca, gebelik şekeri tanısı koyulan kadınlarda doğumdan sonra şeker hastalığı gelişme riskindeki artış nedeniyle doğum sonrası bu kadınlarda şeker taraması yapılmalıdır. 

Şeker Yükleme Testleri

Tüm gebelere gebelik şekeri için test yapılmalıdır, çünkü gebelik şekeri tanısını koymanın başka bir yolu bulunmamaktadır. Gebelik şekerini saptamak ve tedavi etmek gebelikte yüksek şekere bağlı oluşabilecek sorunların riskini azaltmaktadır. İddia edilenin tersine gebelikte şeker yüklemesinin bebek sağlığı üzerine herhangi bir etkisi bulunmaz. Şeker yüklemesinin bebekte sakatlık yaptığı iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Bebeğin bütün organları son adet tarihinden itibaren gebeliğin ilk sekiz haftası içinde oluşmaktadır. Şeker yüklemesinin yapıldığı gebelik haftası olan 24 ile 28. haftalar arasında bebeğin bütün organları oluşmuştur. Tersine şekeri yüklemesi yapılmadığı için gebelik şekeri tanısı konulmayan olgularda şeker hastalığı sonucu bebeklerin anne karnında ölüm riski artmaktadır. Ayrıca şeker hastalığı bebeğin aşırı kilolu olmasına neden olarak sezaryen ve doğum sırasında omuzun takılmasına bağlı olarak kol felci riskinde artışa neden olmaktadır. 

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Endokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ tarafından gebelikte şeker yüklemesi yapıldığında bebeğe geçen şeker miktarı aşağıdaki gibi hesaplanmıştır; 

  • 80 kiloluk bir insanda toplam kan miktarı 5 litre (50 desilitre)
  • Anne karnındaki 6 aylık bir bebekteki kan miktarı 160 mililitre (1,6 desilitre)

Kan şekeri 100 mg/dl iken annenin kanındaki toplam şeker (glukoz) 5000 mg (5 gr) iken, bebeğin kanındaki şeker düzeyi 0,128 gr’dır. 6 aylık bir gebeye 100 gr şeker yükleme yapıldığında annenin kan şekeri 300 mg/dl’ye (pek çıkmaz ama) çıkmış olsun; bu durumdayken annenin kanındaki toplam kan şekeri düzeyi 15 gr iken, bebeğin kanındaki toplam kan şekeri miktarı 0,384 gramdır.  

Gebelikte şeker yükleme testleri genellikle 24 ile 28. haftalar arasında yapılmaktadır. Ancak, önceki gebeliğinde gebelik şekeri öyküsü, obezite, ailede şeker hastalığı öyküsü ve polikistik over hastalığı varlığında daha erken yapılabilir. Gebelikte şeker yükleme testi iki şekilde yapılmaktadır. 
1.    İki basamaklı test: 
a.    İlk basamakta açlık gerekmez ve günün herhangi bir saatinde yapılabilir. 50 gr glukoz içeren bir içecek içilir ve 1 saat sonra kan şekeri ölçülmektedir. Birinci saatte ölçülen kan şekeri düzeyi <140 mg/dl ise normal kabul edilmektedir. Kan şekeri düzeyi 140 ile 200 mg/dl arasında ise ikinci basamak test olan 100 gr yükleme testine geçilmektedir. Kan şekeri düzeyi 200 mg/dl ise doğrudan gebelik şekeri tanısı koyulmaktadır.
b.    100 gr yükleme testinde açlık gerekmektedir. Açlık kan şekeri ölçüldükten sonra 100 gr glukoz içeren bir içecek içilir ve 1, 2 ve 3. saatte kan şekeri düzeylerine bakılır. İki değer yüksek ise gebelik şekeri tanısı konulmaktadır. Ancak, 1 değer yüksekliğinde şeker hastalığı tanısı konulması gerektiği ileri sürülmektedir. 

2.    Tek basamaklı testte, açlık kan şekerine bakıldıktan sonra 75 gr glukoz içeren bir içecek içilerek 1 ve 2. saatte kan şekeri düzeyine bakılır. Tek değer yüksekliğinde gebelik şekeri tanısı konur.   

Gebelikte Beslenme Önerileri

Sağlıklı bir hamilelik dönemi ve sağlıklı bir bebek gelişimi için anne adaylarının beslenmelerine dikkat etmeleri çok önemlidir. Hamilelik döneminde bebeğin büyüme ve gelişmesi, annenin günlük aldığı besinlerin plasenta aracılığı ile fetüse taşınması ile gerçekleşir. Anne adayının bu süreçte dengesiz beslenmesi gebelik hipertansiyonu veya gebelik diyabeti gibi riskli durumlara yol açabilir. Hamilelik dönemi boyunca anne adaylarının 7-12 kg almaları istenmektedir. İlk 3 ayında 1,5 kilogram devam eden aylarda da ayda 1,5 kilogram olmak üzere toplamda 7-12 kilogram alarak hamileliği tamamlamaları istenir. Gebelik boyunca birtakım mineral ve besin ihtiyacı artmaktadır. Bebeğin merkezi sinir sistemi gelişiminde önemli rol oynayan folik asit özellikle ilk 3 ay boyunca anneye verilmelidir. Folik asit özellikle taze sebze ve meyvelerde, yeşil yapraklı sebzelerde, fındık, ceviz, kurubaklagil gibi gıdalarda bolca bulunmaktadır. Bu sebze ve meyvelerin çiğ veya az haşlanmış şekilde tüketilmeleri, günlük olarak istenilen miktarlarda alınması önemle tavsiye edilmektedir. Gebeliğin 3.ayından itibaren özellikle kemik gelişimi için ihtiyaç duyulan kalsiyum et, et ürünleri, süt ürünleri, balık, ıspanak gibi doğal sebze ve meyveler ile düzenli olarak alınmalıdır.

Anne adayları için hamilelikte beslenme programı 3 ana ve 3 ara öğün şeklinde olmalıdır. Bulantı döneminde veya reflü sorunu yaşayan hamilelerde ara öğün sayısı 6 veya 7 ye kadar çıkartılabilir. Anne adayları için hamilelikte beslenme önerileri içinde en önemlisi enerjinin doğru ve düzgün alınması açısından öğün atlamadan az az ve sık sık beslenmeleridir. Ayrıca rahat bir uyku için yatmadan 2 saat önce yemek yemeyi bırakmaları da önerilmektedir. Anne adayının yaşına, boyuna ve yeme alışkanlıklarına göre hazırlanan beslenme programı hamilelikte kilo kontrolü sağlanması açısından önemlidir. Günlük olarak alınan enerjinin %15’i proteinden %25’i yağlardan, %60’ı kompleks karbonhidratlardan sağlanmalıdır. Anne adayının canının her istediğini sınırsızca yemesi değil bebek için gerekli vitamin ve mineralleri yeterli miktarda almayı sağlayacak hamilelikte sağlıklı beslenme listesi düzenine uygun şekilde olmalıdır.

Kahvaltı hem normal bireyler hem de anne adayları için en önemli ve asla atlanmaması gereken öğündür. Peynir, süt, ekmek, yumurta, taze sıkılmış meyve suyu, bal veya pekmez, çok açık çay, mevsim sebzelerden söğüş ve mutlaka ceviz tüketmeleri gerekmektedir. Öğle yemeği kahvaltıdan 4-5 saat sonra olmalıdır. Mutlaka bir sebze grubu, bir et grubu, salata, süt veya yoğurt grubu ve ekmek grubu bulunmalıdır. Eğer anemi yani kansızlık problemi var ise et, tavuk, balık grubu ile yoğurdun birlikte tüketilmemesine özen gösterilmelidir.

Yatmadan 4 saat öncesine kadar akşam yemeğinin yenmesi tavsiye edilir. Akşam yemeğinde çok ağır ve çok baharatlı yiyecekler tercih edilmemelidir. Baharat, kızartma, kavurma yöntemleriyle pişirilmiş sebze ve et yemekleri yenmemelidir. Akşam yemeğinde ağırlıklı olarak salata, ızgara veya haşlanmış et, tavuk, balık bununla birlikte özellikle bulgur pilavı, yoğurt gibi gıdalar önerilir. Kahvaltı ve öğle yemeği gibi ana öğünlerden akşam yemeği de atlanmamalıdır.

Hamileler ara öğünlerde kuruyemiş ve meyve yiyebilirler. Ancak burada miktar çok önemlidir. Sabah ile öğlen arasındaki ara öğünde süt içilebilir veya meyve takviyeli yoğurt yenebilir. Öğleden sonra meyve yanında bir iki parça peynir, bir dilim ekmek tüketilebilir. Kilo artışında bir sorun yoksa taze sıkılmış meyve suyu da içilebilir. Gece ara öğününde de yine mideyi çok yormayacak miktarda meyve yenebilir. Katı ve margarin türü yağların kullanılmaması istenir. Bunların yerine sıvı özellikle zeytinyağı tercih edilmelidir. Salataların yağsız olmamasına dikkat edilmelidir. Kızartma, kavurma, tütsülenmiş, az pişmiş veya pişmemiş et ve türevlerinden, şarküteri ürünlerinden uzak durulmalıdır.

Önerdiğimiz bu örnek bir beslenme listesi ile kendiniz için bir beslenme programı oluşturabilirsiniz.

Sabah Kahvaltısı saat 10.00

  • 1 bardak açık şekersiz çay
  • 1 bardak portakal suyu
  • 1 yumurta
  • 1-2 kibrit kutusu az yağlı peynir
  • 3-5 adet tuzsuz zeytin
  • 1 tatlı kaşığı bal/pekmez
  • 2-3 ince dilim tam buğday ekmeği
  • Ceviz 

Öğle Yemeği saat 13.00

  • 4 köfte kadar 120 gr  ızgara ve ya haşlanmış et/ tavuk/balık
  • 1 kepçe çorba ( hazır ve ya kremalı çorbalar hariç)
  • 1 kase yoğurt
  • 1-2 dilim tam buğday ekmek

Ara Öğün saat 16.00

  • 1-2 porsiyon meyve
  • 1-2 adet kepekli galeta 
  • 1 dilim az yağlı peynir

Akşam Yemeği  saat 19.00

  • 1 kepçe çorba
  • 4-6 yemek kaşığı sebze yemeği - patates olmasın ve ya kurubaklagil yemeği
  • 1 kase az yağlı yoğurt
  • Mevsim yeşilliklerinden salata yağsız 

Ara Öğün saat 22.00

  • 1-2 porsiyon meyve
  • 1 bardak az yağlı tarçınlı süt 200 ml
  • 3 adet ceviz 5 adet bade
  • Hiçbir zaman aç kalmayın, ana öğünlerinizi atla atlamayın ve geçiştirmeyin
  • Sık sık ve az az yeme yiyin
  • Dışarıdayken yanınızda, çantanızda mutlaka düşük kalorili yiyecekler bulundurun. Çiğ ceviz, kuru kayısı, kuru incir, badem, bir adet elma olabilir
  • Bol su içmeye ve sıvı tüketmeye özen gösterin
  • Kızartmalardan uzak durun. Cips ve buna benzer dondurulmuş hazır gıdaları asla tüketmeyin
  • Tatlı yerine meyve tüketmeye çalışın. Hazır tatlı almak yerine kendi tatlınızı kendiniz yapın
  • Tuzdan kaçının
  • Dengeli ve sağlıklı beslenip spor yapmaya özen gösterin
     

Gebelikte Sık Görülen Yakınmalar

Bulantı ve Kusma

Erken gebelikte kusmalı veya kusmasız mide bulantısı yaygındır. Sıvı-elektrolit ve kilo kaybına neden olan şiddetli kusmaya hiperemezis gravidarum denir ve seyrek görülür. Bulantı, genellikle şiddeti ve tedavi ihtiyacından bağımsız olarak gebeliğin ilk 3 ayından sonra düzelir. Gebelikte bulantı ve kusması olan kadınların yönetimi, semptomların şiddetine, sağlık ve yaşam kalitesi üzerindeki etkisine ve hem kendisi hem de fetüs için tedavinin güvenliğine bağlıdır. Tedavi yaklaşımları, ayaktan tedaviye yanıt vermeyen hiperemezis gravidarumu olan kadınlarda diyet/yaşam tarzı değişiklikleri, gebelikte kullanımı güvenli olan bulantı ve kusmayı önleyici ilaçların reçete edilmesi ve parenteral sıvılar için hastaneye yatış ve tedavileri içerir. Bu müdahalelere rağmen kalıcı kilo kaybı olan kadınlarda enteral veya parenteral beslenme gerekebilir.

Diyet ve Yaşam Tarzı Değişiklikleri

Mide bulantısı olan kadınlar, mide bulantısını şiddetlendirebilecek boş mideden kaçınmak için sık aralıklarla ve küçük porsiyonlar halinde beslenmelidir. Bulantılar sürdüğü sürece az yağlı, hafif tuzlu, proteinden ve karbonhidrattan zengin hazmı kolay yiyecekler tercih edilebilir. (örn; kahvaltılıklar, tuzlu krakerler, sandiviç tarzı yiyecekler, haşlanmış-tuzlu patates, meyve, çerez vb.)
Sıvılar, öğün aralarında ve deyim yerindeyse yudum yudum zamana yayılarak tüketilmelidir. Yine bulantıyı tetiklememesi için keskin kokulardan (sigara-egzoz-parfüm kokusu, pişen yemeğin kokusu vb.) kaçınılmalıdır. Seyahat etmek, ortam değiştirmek, ilgiyi bulantı hissinden çekecek keyifli aktiviteler yapmak bulantı ile baş etmeyi kolaylaştırabilir. Son olarak bulantının, gebeliğin erken dönemine ait olağan bir belirti olduğunu ve bebeğin sağlığıyla ilgili olumsuz bir belirti olmadığını kabullenmek, gebeliğin 2. döneminde çoğu zaman kendiliğinden kaybolacağını bilmek, gebenin bulantıya tahammülünü artırabilir.

Göğüslerde Hassasiyet ve Büyüme

Gebelik döneminde, göğüslerde de emzirmeye hazırlık kapsamında değişiklikler görülür. Göğüsler büyür, meme başı ve çevresinin rengi koyulaşarak bebek için farkedilir duruma gelir. Gebeliğin başında meme başında hassasiyet ve acıma sık görülen bir yakınmadır. Kadının rahatlaması için alttan destek sağlayan, kap kısmı  geniş olan gebe için uygun sütyen önerilebilir.

Sık İdrara Çıkma

İdrar yanması olmaksızın sık idrara çıkma gebelikte yaygın olarak görülen bir belirtidir. Mesane ve rahim komşuluğundan dolayı, gebelikle beraber rahim büyüdükçe, idrar kesesine yaptığı basıdan dolayı daha sık tuvalete gitme ihtiyacı olur. Eşlik eden bir idrar yolu enfeksiyonunu dışlamak için tam idrar tahlili yapılır ve gebe bilgilendirilir.

Halsizlik ve Yorgunluk

Gebeliğin ilk 3 ayında sıklıkla görülür. Gebeliğe bağlı fizyolojik ve hormonal değişikliklerle ilintilidir. Çoğu zaman daha fazla uyuma isteği eşlik eder. İkinci 3 ayda genellikle kaybolur, son üç ayda yeniden görülür. Ek bir hastalık veya depresif ruh hali eşlik etmiyorsa fizyolojik kabul edilir.

Uyku Bozuklukları

Kadınlar hamilelik boyunca düşük uyku kalitesi, yetersiz gece uykusu ve gündüzleri belirgin uyku hali yaşarlar. Bu, en azından kısmen noktüri(gece işemeleri), rahat bir uyku pozisyonu bulma zorluğu ve huzursuz bacak sendromundan kaynaklanmaktadır. Kötü uyku kalitesi, uyku apnesi ile ilgili olduğunda en fazla endişe kaynağıdır. İleri maternal yaş, daha yüksek vücut kitle indeksi ve sık horlama (haftada ≥3 gün kendi bildirdiği horlama) yaygın ve uykuda solunum bozukluğunun habercisidir. Uyku apnesinin olağan sonuçlarına ek olarak, gebelikteki iki potansiyel etki, preeklampsi ve gestasyonel diyabet geliştirme risklerini içerir. Bu gebelik komplikasyonlarının sekelleri dışında net bir olumsuz fetal etkisi yoktur. Uyku kalitesini artırmak için yatak odasının serin olması, yüksek yastık kullanımı, sırta destek için dayanma yastığı kullanma, dolu mideyle yatağa girmeme önerilebilir.

Bel ve Sırt Ağrısı

Bel ağrısı hamile kadınlar arasında yaygın bir sorundur. Çoğu durumda, omurgaya binen yükün artması dolayısıyla değişen duruş, kas zayıflığı, eklem gevşekliği ve/veya vertebral faset eklem tahrişinden kaynaklanan mekanik faktörlerden kaynaklanır. Risk faktörleri arasında önceden var olan sırt ağrısı, önceki gebelikte sırt ağrısı, çoklu doğum ve yüksek vücut kitle indeksi yer alır.
Otururken omurgayı desteklemek, postür bozukluklarını düzeltmek, pilates veya yoga gibi germe egzersizleri ya da yüzme gibi aktiviler bel ağrısının hafiflemesinde işe yarayabilir.

Aşağıdaki semptomlar, gebenin ortopedi uzmanına veya nöroloğa sevk edilmesini gerektirir:

  • Fonksiyonu engelleyen şiddetli ağrı, özellikle geceleri pozisyonel olmayan kalıcı sırt ağrısı
  • Öksürük, hapşırma ve Valsalva ile artan ağrı
  • Muayenede nörolojik defisit
  • Yüksek enfeksiyon veya kompresyon kırığı riski altında
  • Ateş, titreme veya kilo kaybı gibi sistemik semptomlar

Mide Yanması

Gebelikte büyüyen rahimle beraber, batın içi organlar yukarıya doğru yer değiştirirler. Bu durum mide ile yemek borusu arasındaki açıyı bozarak, mide içeriğinin kolayca yemek borusuna kaçmasına sebep olur. Önlemek için yemekten sonra en az 2 saat dikey pozisyonda kalmak, ağır yağlı yiyecekler ve şerbetli tatlılardan kaçınmak, az ve sık aralıklarla yemek önerilebilir. Yeterli olmazsa anti-asitler kullanılabilir.

El ve Ayaklarda Uyuşma, Karıncalanma

Karpal tünel sendromu hamile kadınlarda en sık görülen nöropatidir. Semptomlar son üç aylık dönemde ortaya çıkma eğilimindedir, ancak herhangi bir zamanda ortaya çıkabilir. Daha çok sabahları ellerde uyuşma-karıncalama ve keçeleşme gibi yakınmalar şeklinde görülür, gün içinde kendiliğinden hafifler. Eli atele alma, vitamin-mineral takviyesi gibi palyatif tedaviler gerekebilir. Kortikosteroid enjeksiyonu veya fleksör retinakulumu gevşetmek için cerrahi tedavi, (hastalık idiyopatik karpal tünel sendromundan daha iyi bir prognoza sahip olduğundan ve sıklıkla doğum sonrası düzeldiğinden) hamilelik sırasında nadiren endikedir.  

Baş Ağrısı

Baş ağrısı üreme çağındaki kadınlarda yaygındır. Hamilelik sırasında gerilim veya küme baş ağrılarının sıklığında veya klinik belirtilerinde herhangi bir değişiklik olmazken migren atakları daha az sıklıkta ortaya çıkar. Gebelikte baş ağrısının değerlendirilmesi, gebe olmayan hastalardaki ile aynıdır, ancak 20 haftalık gebeliğin üzerindeki tüm hastalarda şiddetli özelliklere sahip preeklampsi dışlanmalıdır (veya teşhis edilmelidir). İlaç tedavisinin seçimi ve güvenliği dahil olmak üzere yönetim, baş ağrısının tipine bağlıdır ve ayrı olarak gözden geçirilir.

Kasık Ağrısı

Rahmi yerinde tutan bağlardan biri olan round ligament, uterus kornunun yakınında başlar, kasık halkasından geçer ve dış dudaklarda sona erer. Round ligamentin bulunduğu yerdeki ağrı yaygındır ve bir dışlama tanısıdır. Ağrı tipik olarak karnın/pelvisin sağ tarafındadır ve genellikle uyanma, doğrulma, yatak içinde dönme veya diğer şiddetli aktiviteler sırasında ortaya çıkar. Ağrının yakındaki sinir liflerinin tahrişinden veya bağın spazmından kaynaklandığına inanılır; nadiren, varisler, miyomlar veya bağla ilişkili endometriozis nedeniyle olabilir. Pozisyon değişikliği ağrıyı hafifletebilir, ancak ağrı genellikle hafif ve kendi kendini sınırladığı için tedavi gerekmez.

Ağrı orta veya şiddetli, kalıcı ya da ilerleyici olduğunda,  vajinal kanama veya peritoneal belirtiler eşlik ettiğinde;  dış gebelik, rüptüre yumurtalık kisti ve yumurtalık torsiyonu, akut apandisit gibi acil cerrahi tedavi gerektiren patolojiler dışlanmalıdır.
 

Dış Gebelik

Dış Gebelik Nedir?

Dış gebelik; gebeliğin normalde yerleşmesi gereken rahim içerisine yerleşmeyip, rahim dışarısında herhangi bir yere yerleşmesi olarak tanımlanır. Tüm gebeliklerin %2 si dış gebeliktir. Anne ölümlerinin %10 'unu oluşturur. Öncelikle normal gebelikte adetin birinci gününden itibaren sayıldığında ortalama 14.gününde yumurtalıklardan meydana gelen yumurtlama ile oluşan yumurta tüp tarafından tutulup, tüp içerisinde ilerlemeye başlar ve tüpün geniş gözüken kısmında ilişki sırasında buraya gelen sperm ile döllenir. Daha sonra döllenmiş yumurta tüp içerisinde ilerlemeye devam ederek rahim içerisine gelir ve rahime tutunarak burada sağlıklı bir şekilde normal gebelik sürecini başlatır. Fakat gelişen embriyo tüplerden rahime doğru ilerleyemez ve tüpte takılır kalır, burada büyürse ya da rahim dışında farklı bir yerde yerleşirse bu duruma dış gebelik diyoruz. 

Dış Gebelik Nerelerde Görülebilir? 

Dış gebeliklerin %90' nından fazlası tüplerde yerleşir. Tüplerden başka yumurtalıklarda, rahim ağzında veya karın duvarında görülebilir. Büyüyen embriyo içerisi çok dar olan tüp içerisinde büyür ve geç tanı koyulursa tüpün parçalanması sonucunda ağır iç kanama ve şok tablosuna neden olur.

Dış Gebelik İçin Risk Faktörleri Nelerdir? 

En sıklıkla yumurta ile spermin döllendiği yer olan tüplerdeki anormallikler ve patolojiler oluşan embryonun tüpte takılıp kalmasına neden olur. Kadının geçirdiği genital veya pelvik enfeksiyonlar, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, daha önce dış gebelik geçirmiş olması, tüplerin bağlatılması ya da kısırlık nedenli tüplere yapılan operasyonlar, tüp bebek tedavileri, endometriozis veya çikolata kistlerinin varlığı, rahim içi araç yani spiral özellikle de bakır içeren spirallerin kullanımı dış gebelik riskini arttırır. Bakır spiraller rahim içerisinde yer kapladığından ötürü oluşan embriyo buraya gelip yerleşemez. 

Dış Gebeliğin Belirtileri Nelerdir?

Karın ağrısı, sağ veya solda belirgin kasık ağrısı, adet kanamasında gecikme ve sonrasında lekelenme tarzında anormal bir vajinal kanama olması, normal gebelik belirtileri olan memelerde hassasiyet, sık idrara çıkma ve bulantı görülebilir. Nadiren iç kanama nedenli tansiyon düşüklüğü, baygınlık, soğuk terleme, çarpıntı, boyun veya omuz ağrısı olabilir. 

Dış Gebelik Nasıl Teşhis Edilir?

Adet gecikmesi varsa mutlaka kanda gebelik testi erkenden yapılmalıdır. Gebelikten şüphelenildiği anda erken muayene çok önemlidir. Normal sağlıklı gebeliklerde beta-HCG 1500- 2000 IU üzerinde iken gebelik kesesinin rahim içerisinde olması gerekir. İşte bu erken muayene ile gebelik kesesi rahim içerisine yerleşip yerleşmediğinin tespitini sağlar. Beta- HCG ile gebelik saptandı fakat bakılan vajinal ultrason ile gebelik kesesi rahim içerisinde izlenmiyorsa dış gebelik tanısı konulur. Beta- HCG kan testinin takibi de dış gebelik tanısı için çok önemlidir. Beta- HCG normalde sağlıklı bir gebede iki günde bir iki katına yükselmelidir. Bu yükselmeyi gerçekleştirmiyorsa dış gebelikten şüphelenilir. Düşük ile dış gebeliği ayırt etmek için kürtaj yani rahim içerisinden örneklenme alınması gerekebilir. Beta- HCG takiplerinde iki kat yükselme olmuyorsa ve vajinal ultrasonda rahim içerisinde gebelik kesesi görülemiyorsa kürtaj yapılmalı ve patolojiden gelen sonuçta villusun görülememesi dış gebelik tanısı koydurtur. Dış gebeliğin erken tespiti kadının sadece ilaç tedavisi ile tüpünün kurtarılmasını sağlarken geç kalınmış ve karın içerisine kanaması olan durumlarda maalesef tüp alınmasını gerektirecek cerrahi işlemleri zorunlu kılar. Erken teşhis için hastanın adet gecikmesinin olduğu anda doktoruna başvurup muayene olası tüpünü kurtarmaktadır.

Dış Gebelik Nasıl Tedavi Edilir?

Embriyonun tüpte büyümesini durduran metotreksat ilaç enjeksiyonu ancak hastanın klinik durumu uygun ise yani karın içerisine kanama belirtileri yoksa erken başvuran hastalarda uygulanabilir. Daha geç fark edilmiş ya da doktora geç başvurmuş Beta- HCG düzeyleri çok yükselmiş hatta ultrasonda bile dış gebelik olduğu görülen vakalarda sadece cerrahi seçenekler mümkündür. Cerrahi laparoskopi ile yapılmalıdır. Açık ameliyat yani alt karından kesi ile yapılan operasyonlar tedavide son seçenek olmalıdır. Eğer hastanın kliniği şok tablosunda ağır iç kanama ve akut karın bulguları varsa acil olarak ameliyata almak gerekebilir ve bu durumda mecburen yoğun kan kaybı ve hastanın hayati riskinden ötürü açık ameliyat yapılır. 
İlaç tedavisi uygulanamayacak kadar kliniği kötü veya ilaç tedavisinin başarısız olduğu durumlarda laparoskopi ile tüpe zarar vermeden tüp korunarak dış gebelik odağı temizlenir. 
Dış gebelik tüpte kanama ve parçalanmaya yol açtıysa tüpün tamamının alınması gerekebilir. Dış gebelikte artık günümüzde tüp yırtılmadan ve karın içerisine kanama olmadan erken tanı koyulabilmesi sıklıkla tüpün korunmasını mümkün kılar.
 

Doğum Kontrol Yöntemleri

Doğum kontrol yöntemleri; çiftlerin stedikleri sayıda çocuk sahibi olabilmeleri için istenmeyen gebeliklerin önlenmesini ve sağlıklı bir cinsel yaşama sahip olmasını sağlayan yöntemleri içerir. Modern çağın getirdiği birçok yenilik sayesinde, doğum kontrolü sağlamak da oldukça kolaylaşmıştır. Doktorlar, çiftlerin kendi yapılarına ve tercihlerine uygun doğum kontrol yöntemini bulmasına yardımcı olur. Uygun korunma yöntemini seçmeden önce hangi yöntemlerin olduğu, etkinliği, güvenililirliği, etki süresi, cinsel yolla bulaşan hastalıkları ne düzeyde önlediği gibi konularda bilgi sahibi olunmalıdır. Bir kişiye uygun olan yöntem diğer kişiye uygun olmayabilir. Bu yüzden yöntem seçmeden ve kullanmadan önce yöntem danışmanlığı ve hekim muayenesi yöntemin etkinliği ve başarısı için büyük önem arz etmektedir.

Doğum Kontrol Yöntemleri Nelerdir?

Modern ve geleneksel yöntemler ile kalıcı yöntemler diye ayrılan çeşitli doğum kontrol yöntemleri vardır. 

  • Modern doğum kontrol yöntemleri; hormonal yöntemler (doğum kontrol hapları, hormonlu spiral, mini hap, aylık-üç aylık iğneler, deri altı implantları ve vaginal halka), Spiral (ria, rahim içi araç), kondomdur (prezervatif ). Ertesi gün hapı ise modern yöntemler arasında olmakla birlikte acil durumlarda ve diğer yöntemlerden birinin başarısızlığında gerekli ise kullanılacak olan bir yöntemdir.
  • Kalıcı yöntemler; cerrahi yöntemlerdir. Kadınlarda ve erkeklerde tüp bağlanması şeklinde uygulanan yüksek etkili kalıcı geri dönüşümsüz olarak kabul edilen yöntemlerdir.
  • Geleneksel Doğum kontrol yöntemleri ise; geri çekme,takvim-vucut ısısı ölçümü gibi etkinliği düşük (%73-75) güvenililirliği az, maliyeti olmayan ve her ilişkide uygulanması gereken yöntemlerdir.

Doğal Yöntemler
Çiftlerin, doğurganlık bilinciyle gebeliği önlemeyi ya da oluşturmayı sağlayan bazı kuralları birlikte uygulaması olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü, doğal yöntemleri, menstrüel siklusun (adet siklusu) fertil ve infertil dönemlerinde, doğal belirti ve semptomları gözleyerek gebeliğin planlanması ya da gebeliğin önlenmesi yöntemleri olarak tanımlamıştır.
Bazal Vücut ısısı yöntemi: Ovulasyondan (yumurtlamadan) sonra progesteron hormonunun etkisiyle vucut ısısı 0.2 – 0.5 °C artar. Her gün düzenli vücut ısısı kaydı yapılıp, üst üste 3 gün belli bir düzeyin üzerinde seyreden vücut ısısı saptandıktan sonraki günler güvenli dönem olarak kabul edilir.
Takvim yöntemi: Düzenli adet gören kadınlarda, ovulasyonun, adeti takip eden 14 – 21. günler arasında olacağı varsayılıp ve bu günlerde ilişkiye girilmemesi esasına dayanır. Pearl indeks % 20’dir, bir diğer değişle başarı oranı %80’dir.
Mukus yöntemi: Ovulasyon döneminde servikal mukus, miktar olarak artar; ince, berrak, iki parmak arasına alındığında uzayan bir yapıya sahip olur. Bu yöntem, mukusun yapısının ve miktarının ovülasyon dönemini işaret ettiği günlerde cinsel ilişkiden kaçınılması esasına dayanır.
Geri çekme yöntemi: Cinsel ilişkide, boşalma sırasında, erkeğin penisini kadının vajinasından dışarı çıkarıp, dışarıya boşalmasıdır. Bu yöntemin uygulanabilmesi zordur, bireylerin deneyimli ve bu konuda kesin kararlı, psikolojik olarak buna hazır olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde başarı oranları düşmektedir. Gebeliği önleme başarısı % 70-80’dir.
Emzirme: Doğumu takip eden ilk 6 ayda, anne, ek gıda vermediği bebeğini sık aralıklarla, günde 60 dakikadan az olmayacak sürede emziriyor ve adet görmüyorsa yumurtlamanın henüz başlamadığı kabul edilir. Ancak bu, adet görmeyen her kadının yumurtlamadığı anlamına gelmeyeceği için çok güvenilir bir yöntem değildir.
Bariyer Yöntemler
Spermin, kadının rahmine ulaşmasını mekanik olarak engelleyen yöntemlerin tümüdür. Kondom (prezervatif): Cinsel ilişki sırasında, sertleşme olduktan sonra penise takılan kauçuk bir kılıftır. Boşalma sonrası içinde sperm bulunan meninin, kadının vajinasının içine girmesini engeller. Aile planlamasının yanında cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı koruyuculuk sağlaması bu yöntemin en önemli avantajıdır. İlişki sırasında kondomun yırtılması, delik olduğunun farkedilmesi veya penisten çıkması ek bir yöntem kullanmayı gerektirir. Yöntemin başarı oranı tek başına kullanıldığında % 88′ dir. Diyafram: İlişki öncesinde, kadının rahim ağzına yerleştirilen kauçuk, şapka benzeri bir araçtır. Rahim ağzına spermisid (sperm öldürücü madde) uygulanması, fiziksel olarak diyaframı aşabilen spermlerin canlı kalabilmelerini engeller. Bu yöntemin avantajı vücuda herhangi bir zararı olmadan uygulanabilmesi ve adet kanamaları devam eden kadınların diyafram ile cinsel ilişkiye girebilmesidir. Tek başına kullanımda başarı oranı % 82’dir. Spermisidler: İlişkiden önce vajina içine uygulanan krem, fitil veya köpük şeklinde olabilen, spermin canlı kalmasını engelleyen maddelerdir. Tek başına kullanıldıklarında etkinlikleri çok yüksek olmadığı için (%79) diğer bariyer yöntemlerle birlikte kullanılması etkinliğini artırır.

Hormonal Yöntemler
Doğum Kontrol Hapları (Kombine oral kontraseptifler)

Kadın bedeninde varolan kadınlık (östrojen) ve yumurtlama (progesteron) hormonlarının düşük dozlarda dışarıdan verilmesi sonucu, doğal dengenin baskılanması neticesinde gebelik oluşmaması esasına dayanır. % 99 gibi yüksek koruyuculuk oranına sahip olan bu yöntemin etkin olabilmesi için ilaçların her gün düzenli olarak kullanılması gerekmektedir. Doğum kontrol haplarının en büyük avantajlarından biri adet kanamasının miktarını azaltmak suretiyle kansızlığı önlemeleridir. Bazı kadınlarda bu azalma öyle belirgindir ki adet kanaması sadece lekelenme şeklinde, kahve telvesi gibi olabilir. Bu endişelenilecek bir durum değildir. Doğum kontrol hapları adet ağrılarını, yumurtalık ve rahim içi kanseri olma ihtimalini azaltırlar.

İlk kullanıldıkları dönemlerde en sık görülen yan etki mide bulantısıdır. İlaçların uyku saatinden hemen önce alınması bu etkinin kadın tarafından daha kolay tolere edilebilmesini sağlar. İkinci en sık görülen yan etki ise hap kullanırken görülen ara kanamalardır. Ara kanamaların büyük çoğunluğu, ilacın içindeki kadınlık hormonu olan östrojenin olması gerekenden daha düşük dozlarda bulunduğu durumlarda görülür. Bu durumda yapılması gereken ilacın kesilmesi değil, aksine devam edilmesidir. Şikayetlerde azalma olmaması durumunda hekime danışılarak başka bir ilaca geçilmesi gündeme gelebilir. Bazı kadınlarda kilo alma şikayeti olabilir. Bu da daha düşük dozlu hapların kullanımı ile önlenebilir. Haplar mümkün olduğunca her gün aynı saatte alınmalıdır. Hapın alınması bir gün unutulduğunda, hatırlanır hatırlanmaz unutulan hapın alınması gerekir. İki gün üstüste hap unutulduğunda yöntemin etkinliği azalacağından dolayı ek bir korunma yöntemi kullanmak gerekmektedir.

Hapları kullanmaya başlamadan önce gebelik testi ile gebelik durumu saptanmalıdır. Piyasada çeşitli ilaçlar bulunmaktadır. Bazılarının içinden 21 tane ilaç çıkar. İlk kutuya adetin ilk 5 günü içinde (tercihen ilk günü) başlamak gerekir. 21 gün ilaç kullanımından sonra 7 gün hiç ilaç alınmaz, bu süre zarfında adet kanaması gerçekleşir. 7 gün ilaçsız dönemi takiben yeni kutu başlanır. 28 hap olan ilaçlar ise ara vermeden kullanım içindir. Kutunun son ilaçlarında hormon bulunmaz, bu ilaçlar alınırken adet kanaması başlar.

Kimler Doğum Kontrol Hapı Kullanmamalıdır?
Meme kanseri, kan pıhtılaşması sorunu olanlar, kalp ve karaciğer hastaları doğum kontrol hapı kullanmamalıdır. 6 aylıktan küçük bebek emzirenler, sigara içenler, şeker hastalığı olanlar, yüksek tansiyon, migren, depresyon tanısı alanlar ise kontrol altında kullanılmalıdır.
Minihaplar
İçeriğinde, kadınlık hormonu (östrojen) bulunmayan, sadece yumurtlama hormonu (progesteron) bulunan haplardır. Rahim ağzı sıvısının kalınlaşarak sperm geçişini önlemesi ve yumurtlamanın engellenmesi prensibi ile doğum kontrolü sağlarlar. Başarı oranı % 97’dir. Östrojen ihtiva edenlerin kullanılamadığı emzirme döneminde kullanılabilmesi bu yöntemin en belirgin avantajı olup, herhangi bir durumdan dolayı östrojen kullanamayan kadınlar tarafından kullanılabilir olması da önemlidir.
Ertesi gün hapları
Rutin kullanıma uygun olmayan bu yöntem ancak zorunlu hallerde kullanılmaktadır. İlacın, korunmasız cinsel ilişkiyi takip eden ilk 120 saat içinde alınması, döllenen bir yumurta varlığında dahi o yumurtanın rahim içine yerleşmesini engellemektedir. Ancak günlük pratikte ilk 24 saat geçtikten sonra alınan ertesi gün haplarının koruyuculuğunun azaldığı bilinmektedir. Kullanıldıkları ay adet düzensizliğine sebep olabilirler.
Doğum Kontrol İğneleri, Flasterler

Aylık iğneler
Hem östrojen hem progesteron içeren bu ilaçlar düzenli olarak her ay yaptırıldıklarında yüksek koruyuculuk oranına sahiptir. Haplara göre en büyük avantajı ayda bir kez yapılması gerektiği için hasta uyumunun daha kolay olmasıdır. Haplarda yaşanan kullanım hataları, unutmalar bu iğneler kullanıldığında yaşanmamaktadır. Adetin ilk yedi günü (tercihen ilk günü) kullanılması önerilmektedir. Anne sütünü azalttığı ve kalitesini düşürdüğü için emziren kadınlarda kullanımı önerilmez.

Üç aylık iğneler
Kullanılan hormonal yöntemler içinde koruyuculuğu en yüksek olan yöntem olan 3 aylık iğnelerin içeriğinde sadece progesteron hormonu bulunmaktadır. Yumurtlamanın baskılanması ve rahim ağzı salgılarının koyulaşarak sperm geçişini engellemesi prensibi ile etki gösterir. Kas içi enjeksiyon şeklinde uygulanan bu ilaçların dezavantajı kullanım süresince, ara kanamaların, diğer yöntemlere nazaran daha sık görülmesidir.

Cilt altı implantlar
Progesteron içeren, 40 mm uzunluğunda, 2 mm kalınlığında, kibrit çöpü gibi bir kapsül implant şeklinde üst kol iç yüzünde cilt altına yerleştirilir. İşlemi takip eden ilk 24 saatte kandaki progesteron düzeyi gebeliği önleyecek düzeye ulaşır. Yaklaşık 5 yıl koruma sağlayan bu yöntemde kapsülün progesteron içeriği ile rahim içi tabakası incelir ve gebelik oluşumu önlenir.
Bu yöntemin en sık karşılaşılan sorunu düzensiz kanamalardır. Bir süre sonra kanama miktarları gittikçe azalır ve hatta bir süre sonra hiç adet kanaması olmayabilir. Bazı kadınlar için kabul edilemez olan bu durum, yöntemi kullanmak isteyen kadınlara mutlaka hatırlatılmalıdır. Kandaki yüksek progesteron hormon düzeylerine bağlı olarak baş ağrısı, bulantı, sivilcelenme artışı, memelerde hassasiyet ve ruhsal değişiklikler olabileceği akılda tutulmalıdır.

Doğum kontrol flasteri
Doğum kontrol haplarına benzer prensiple korunma sağlar. Bir kutuda 3 adet bant bulunmaktadır. Bu bantlar her biri birer hafta kalacak şekilde kol, bacak, kalça bölgelerinden birine yapıştırılır. Yapıştığı yerden kana salgıladığı hormonlar ile yumurtlama oluşması engellenir. Yan etkiler tüm hormonal yöntemlerde olduğu gibi; en sık kanama düzensizlikleri olarak ortaya çıkar. Flasterin yapıştığı yerde cilt hassasiyeti olabilmektedir, bu nedenle flasterlerin her birinin farklı yere yapıştırılması önerilir. Flaster yerinden çıktığında yeniden yapıştırılmaya çalışılmalı, yapışmıyorsa yeni bir flaster takılarak, çıkanın kalması gereken güne kadar tutulup sonra yenisi ile değiştirilmesi gerekir. Flaster 24 saatten uzun süre cilde temas etmemişse yeni bir kutuya başlanmalı, bir hafta ek korunma yöntemi uygulanmalıdır.

Vajinal halka
Vajinal halka, 4 mm kalınlığında, 5.4 mm çapında bir halka olup, haplardaki gibi östrojen ve progesteron hormonu içeren bir korunma yöntemidir. Vajene yerleştirilen bu halka 3 hafta kullanıldıktan sonra çıkartılır ve halka kullanılmayan bu bir haftalık dönemde adet kanaması olur. Yerleştirilmesi son derece basit olan bu halkanın hormon içeriği düşüktür, etkinliği yüksektir ve ara kanama, haplara oranla daha seyrek görülür. Vajinal halka kullanan kadınlarda en sık görülen problem vajinal akıntı ve enfeksiyonda artıştır. 

RİA (Spiral) bakırlı rahim içi araçlar
Spiral, günümüzde Dünya Sağlık Örgütü tarafından en güvenli doğum kontrol yöntemlerinden biri olarak nitelendirilmektedir. Kollarındaki ve gövdesindeki bakır sayesinde sperm hareketini engeller, spermin yumurtayı dölleme yeteneğini azaltır ve en önemlisi rahmin içinde yabancı cisim reaksiyonu oluşturarak gebeliğin rahim içi tabakasına tutunmasını engeller. Koruyuculuğu 10 yıla kadar devam edebilen bu yöntemde, kullanıcı hatalarına yer olmadığı için kullanımı güvenlidir. Spiralin alt tarafından çıkan ince bir ip, yerleştirme esnasında rahim ağzında kalacak uzunlukta kesildiği için cinsel ilişkide herhangi bir sorun çıkartmaz ve spiral çıkartılmak istendiğinde, bu ipten çekilerek kolayca çıkarılabilir. Spiralin en sık görülen yan etkisi adet kanama miktarını artırması ve adet süresini uzatmasıdır. Bu etki, bakıra karşı gelişen yabancı cisim reaksiyonu ile tetiklenmekte olup kimlerde ortaya çıkabileceği önceden tespit edilememektedir. Spiralin bir diğer dezavantajı ise cinsel yolla bulaşan hastalıkları kolaylaştırmasıdır. Bu hastalıklar erken teşhis edilmediklerinde sorunlar çıkmasına neden olabileceğinden bu konuda dikkatli olunmalı özellikle birden fazla partneri olanlarda tercih edilmemelidir.. Emziren kadınlar için  ise ideal bir yöntemdir.

Hormonlu spiral
Kollarında, içerdiği toplam 52 mg progesteron hormon türevinin günde 20 mikrogramını salarak etkisini gösterir. Bu hormon düzeyi rahim içi tabakasını inceltmeye, yumurtlamayı engellemeye ve gebelik oluşumunu önlemeye yeterlidir. Yaklaşık 5 yıllık koruyuculuğu olan bu yöntemde en sık sorun, takıldığı ilk aylarda görülen adet düzensizlikleridir. Zaman içerisinde adet kanama miktarları ve aralarda olan lekelenmeler azalır, hatta bazı kadınlarda hiç adet kanaması olmayabilir. Bu nedenle adet kanamaları çok miktarda olup uzun süren ve kansızlık şikayeti olan kadınlarda ilk seçenek olarak kullanılabilir. Bakırlı spirale göre biraz daha kalın bir yerleştirme aparatı olduğundan dolayı, tercihen kanama olduğu zamanda takılması daha az ağrı duyulmasını sağlayacaktır.

Cerrahi Yöntemler
Tüplerin bağlanması: Kadınlarda, yumurtayı rahim içine taşıyan tüplerin bağlanması işlemidir. Geri dönüşümü olmadığı için, gelecekte çocuk isteği olmayan çiftler için uygun bir yöntemdir. Tüplerin bağlanması fiziksel, ruhsal veya cinsel bir değişikliğe neden olmaz. Koruyuculuğu % 99.9 dur. Sezaryen doğumlarda, doğumla eş zamanlı yapılabilen bu işlem ayrı bir seansta, küçük bir kesi ile veya kapalı yöntemle de (laparoskopik) yapılabilir. Yeniden gebe kalmak isteyen kadınlarda mikrocerrahi ile tüpler yeniden birbirine bağlanabilir ancak başarı şansı düşük olan bu gibi ameliyatların yerine tüp bebek tedavisi yaygın olarak kullanılmaktadır.

Vazektomi: Erkekte sperm hücrelerinin testislerden depolandıkları bölgelere geçişinin cerrahi yöntemlerle kalıcı olarak bozulması işlemidir. Bu işlem sonrasında ejekülasyon esnasında boşalan sıvının dış görünüşünde hiçbir değişiklik olmaz, ancak sıvıda sperm hücreleri olmadığından gebelik oluşmaz. Koruyuculuğu % 100′ e yakın olan bu yöntemde de kadınlarda olduğu gibi geri dönüş çok zordur ve çocuk isteği olduğu takdirde testislerden sperm toplanarak tüp bebek tedavisi yapılması gündeme gelmektedir. Bu yöntemin avantajı, lokal anestezi ile kısa sürede yapılabilir olması ve yüksek koruyuculuk oranıdır.

Hangi Doğum Kontrol Metodu Daha İyidir?
Bu sorunun cevabı yoktur.Korunmak için pek çok alternatif vardır ve seçilecek yöntem "kişiye özgü" olmalıdır. Cinsel yaşamın sağlıklı ilerlemesi için doğum kontrol yöntemleri çok önemlidir. Doğru seçilmiş ve uygulanmış bir doğum kontrol yöntemi, çiftlerin psikolojik olarak da rahat etmesini sağlar. Ancak kondom dışında, tercih edilecek diğer doğum kontrol yöntemleri için mutlaka uzman bir jinekologun yönlendirmesi gerekir. Alanında uzman kadın doğumcular kadının üreme sistemini ve yaşını da değerlendirerek, en ideal korunma yöntemi konusunda bilgi verebili

Doğum kontrol yöntemleri uygulanmasına rağmen gebelik oluşmasındaki iki temel nedenden birisi yöntemin başarısızlığı, diğeri ise kullanıcı hatasıdır.Doğum kontrolü yöntemleri başarılı olsa da kurallarına uyulmadan uygulandığında hamilelik riski yükselmektedir. Bu nedenle tipik kullanıma bağlı hamilelik risklerini de bilmek yararlıdır. Çünkü hiçbir korunma yönteminin %100 koruyuculuğu yoktur. Unutulmaması gereken önemli bir konu ise hangi yöntemi kullanıyor olursanız olun her türlü adet gecikmesi durumunda veya hamilelik belirtileri varsa öncelikle bir gebelik testi yapılmalı ve en kısa sürede doktorunuza başvurmalısınız.
 

Doğum Sonu Kanamalar (postpartum kanamalar)

Doğum sonu kanama (Post partum kanamalar=PPK)  acil bir durumdur. Anne ölümlerinin ilk beş nedeninden biridir. Zamanında tanıma, uygun kaynaklar ve uygun müdahale, ölümün önlenmesi için kritik öneme sahiptir. PPK geleneksel olarak, doğum eyleminin üçüncü aşaması tamamlandıktan sonra 500 ml ya da daha fazla kan kaybı olarak tanımlanır. Vaginal doğum sonrası 500ml, sezaryen sonrası 1000 ml dan fazla kanama önemlidir. Kanama bazen farkedilemeyebilinir. Bu yüzden tanımlamada; doğum başlangıcı ile doğum sonrası peryod arası Hematokrit düzeylerinde %10’luk değişiklik dikkate alınır. 

Kanamanın, doğum sonu ilk 24 saatte olması primer veya akut postpartum kanama, ilk 24 saatten 6-12 hafta kadar olması sekonder veya geç postpartum kanama olarak adlandırılır.

Erken postpartum kanama (<24 saat) nedenleri: 
    Uterin atoni (rahmin kasılamaması)
    Retansio  plasenta (rahim içinde plasentaya ait parça kalması) 
    Alt genital trakt laserasyonları (doğum kanalında yırtık veya yaralanmalar) 
    Uterin rüptür (rahmin yırtılması) 
    Uterin inversiyon (rahmin kasılamadığından eldiven parmağı gibi içinin dışına doğru dönmesi)
    Plasenta accreata (plasental dokunun rahim dokuları arasına girmesi ve doğum sonrası ayrılamaması) 
    Herediter koagulopati (pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar) 

Geç postpartum kanama (>24 saat, 6-12 hafta kadar) nedenleri: 

    İnfeksiyon
    Plasental alan subinvolusyonu (plasental alanın yeterince toparlanamaması)
    Retansio  plasenta (rahim içinde plasentaya ait parça kalması) 
    Herediter koagulopati (pıhtılaşma sistemindeki bozukluklar) 
    Önceden varolan uterin patoloji (submukoz fibroid denilen rahim uru ,serviks denilen rahim ağzı kanseri)

Postpartum Hemoraji İçin Risk Faktörleri Nelerdir? 

      İlk gebelik 
•    İri bebek
•    Polihidramnios (amnios suyunun fazla olması) 
•    Çoğul gebelikler
•    Uzamış veya yardımlı doğum eylemi
•    Uzamış 3. evre
•    Koryoamnionitis denilen rahim içi enfeksiyonlar
•    Doğum öncesi kanama varlığı 
•    Zor doğumlar 
•    Miyomlar
•    Maternal obezite
•    Koagülasyon defektleri
•    Çok doğum yapmış olmak 
•    Spesifik medikal-genetik hastalıklar
•    Önceki sezaryen
•    Önceki postpartum kanama varlığı  

Doğum Sonu Kanama Sebepleri

Uterin Atoni 
PPK'nın en yaygın nedeni uterin atonidir. Doğumdan sonra rahmin yeterince kasılamaması nedeniyle gelişir. Yaygın atoni ile kan kaybı gözlemlenenden çok daha fazla olabilir çünkü gevşek ve genişlemiş bir uterus önemli miktarda kan içerebilir. Çoğul gebelik, polihidramnios veya makrozomiye bağlı uterusun aşırı gerilmesi, uzamış ve zor doğum, intraamniyotik enfeksiyonlar, uterus gevşetici ajan kullanımı ve multiparite risk faktörlerindendir. 

Travma 
Travmaya bağlı kanama, laserasyonlara (uterus rüptürü dahil) veya cerrahi insizyonlara bağlı olabilir. Servikal ve vajinal laserasyonlar, doğumun doğal süreçlerinin bir sonucu olarak gelişebilir veya sağlayıcı müdahaleleriyle ilgili olabilir. Aşırı doğum sonrası vajinal kanama, vajinal ve vulvar hematom muayenesi de dahil olmak üzere alt genital sistem muayenesini gerektirene kadar fark edilmeyebilir.

Fundus yeterince kontrakte ancak kanama devam ediyorsa özellikle operatif doğumlarda veya epizyotomi yapılmışsa laserasyondan şüphelenmek gerekir. Laserasyonda sıklıkla aktif vaginal kanama olsa da hipotansiyon ve pelvik ağrıyla semptom veren gizli pelvik ağrıyla semptom veren pelvik hemetomlar olabilir. Vulvar ve vaginal hematomlarda, küçük hematomlar takip edilir , büyük hematomlar boşaltılmalıdır. Retroperitoneal hematomlar akılda tutulmalıdır. 

Uterus İçinde Kalan Gebelik Ürünleri 
Aksesuar plasental loblar ve plasenta accreata gibi anormal plasentasyon risk faktörleri arasındadır. Plasenta acreta insidansı sezeryan oranlarındaki artışa bağlı olarak yükselme gösterir. Plasenta doğduktan sonra eksik kotiledon denilen plasental parça ve membranlardaki damarlarda eksiklik var mı diye kontrol edilmelidir. 

Koagülopati veya Diğer Kanama Diyatezi  
Kalıtsal veya edinilmiş kanama diyatezi olan kadınlarda koagülopati veya trombosit disfonksiyonu PPK'ya katkıda bulunabilir. Kalıcı ağır kanama ve kalan pıhtılaşma faktörlerinin hemodilüsyonu nedeniyle pıhtılaşma faktörlerinde ciddi bir azalma olduğunda, PPH'nin bir sonucu olarak da koagülopati olabilir. Von Willebrand hastalığı olan kadınlar özellikle PPK riski altındadır çünkü tipik olarak hamilelik sırasında artan von Willebrand faktör seviyeleri doğumdan sonra hızla düşer. Akut edinilmiş koagülopatilere amniyotik sıvı embolisi, plasental abruption, şiddetli özelliklere sahip preeklampsi veya HELLP sendromu (hemoliz, yüksek karaciğer enzimleri, düşük trombosit) neden olabilir.

Doğum Sonrası Kanamanın Belirtileri Nelerdir? 

Ana semptom vajinal kanamadır. Bir kişi çok kan kaybederse, kendini zayıf ve halsiz hisseder, baş dönmesi olur.

Doğum Sonrası Kanama Nasıl Tedavi Edilir? 

Rahim iyi kasılmadığı için kanama olursa, tedaviler şunları içerir:
1)    Rahim masajı, doktor karnınızın alt kısmına bastırarak rahme elleriyle masaj yapar. Bu işlem rahmin kasılmasına yardımcı olur. 
2)    Rahim kasılmasına yardımcı olan ve kanamayı azaltan ilaçlar kullanılır.
3)    Rahim içinde kalan plasenta ve parçaların olup olamdığı kontrol edilir. Eğer herhangi bir parça var ise doktorunuz onları çıkarcaktır. Çıkarmak için çeşitli tibbi aletler kullanılır. 
4)    Yaralanma veya yırtılma nedeniyle kanama olursa, doktor veya ebe yırtıkları dikecektir.
5)    Kanama çok şiddetliyse, kan nakline ihtiyaç duyulabilir.
6)    Bu tedaviler kanamayı durdurmazsa, rahmin dikilmesi, rahme giden damarları bağlamak gibi doktorun deneyebileceği başka tedaviler de vardır. 
7)    Tedavilerin hiçbiri işe yaramazsa, histerektomi olarak adlandırılan rahmin alınması işlemi gerekebilir. Ancak buna nadiren ihtiyaç duyulur.

Bir Sonraki Gebelikte Tekrarlama Riski Var mıdır? 

Çoğu zaman doğum sonu kanama sonraki gebeliklerde tekrarlanmaz. Ancak doktorunuzun veya ebenizin geçmiş doğum sonu kanamanız hakkında bilgi sahibi olduğundan emin olunmalıdır. Doğum sonu kanama geçirmemiş insanlarla karşılaştırıldığında, sorunu tekrar yaşama şansı daha yüksektir.
 

Meme Sağlığı ve Hastalıkları

Dünyada, her sekiz kadından birine meme kanseri tanısı konulmuştur. Her kadın her adet döneminde kendini muayene etmeli ve meme dokusunu tanımalıdır. Memesinde gelişen herhangi bir farklılıkta hekime başvurmalıdır.  

Sık Görülen Meme Sorunları 

Memede  yumrular, meme ağrısı veya hassasiyeti, meme başı akıntısı, meme başı çekilmesi  ve meme derisindeki değişiklikler gibi meme sorunları, her yaştan kadında yaygındır. Yeni bir meme sorununu keşfetmek korkutucu olsa da meme sorunlarının çoğu, meme kanserinden kaynaklanmaz. Bir kitlenin meme kanserinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sadece muayene ile belirlemek zordur. 20 - 50 yaş arasındaki kadınlarda, memedeki  kitlelerin çoğu kanserli olmasa da, tüm yeni meme kitleleri, daha fazla test gerekip gerekmediğini belirlemek için hekim tarafından değerlendirilmelidir.

Meme muayenesinden sonra, meme kitlesini değerlendirmek için yapılacak en iyi test, kısmen yaşa bağlıdır: 30 yaşın altındaki kadınlarda, adet döneminden önce bir kitle saptandığında, adet sona erdikten sonra tekrar meme muayenesi önerilir. Bu yaş grubunda, memedeki yumrular genellikle hormonal değişikliklerden kaynaklanır ve adet döngüsünden sonra düzelir. Adet bittiğinde yumru kaybolmazsa, meme ultrasonu veya iğne aspirasyon biyopsisi ile daha fazla test yapılması gerekecektir. Mamografiler genellikle 30 yaşın altındaki kadınlarda yapılmaz, ancak ultrason yeterli bilgi sağlamazsa mamografik değerlendirme önerilir. 30 yaş ve üstü kadınlarda yeni bir meme kitlesi varlığında tanısal bir mamografi ve genellikle  ultrasona ile değerlendirilme gerekir. Çoğu zaman, karşılaştırma için diğer memenin mamografisi yapılır. Mamografi ve/veya ultrasonda yumru şüpheli görünüyorsa, genellikle meme biyopsisi önerilir. 

Ultrason ve iğne aspirasyonu, bir yumrunun sıvı dolu mu yoksa katı mı olduğunu belirlemek için memenin ultrasonu önerilebilir. İğne aspirasyonu ile kist içindeki sıvı bir şırınga kullanarak çekilir ve sıvı içeriği değerlendirilir. Sıvı dolu kistler, genellikle kansere neden olmaz ve rahatsızlığa neden olurlarsa tedavi gerektirir ve sıvı iğne ile boşaltılır.

Meme biyopsisi, memede kitle ele gelmiyor ancak ultrasonda görünüyorsa, ultrason rehberliğinde iğne biyopsisi yapılabilir.  Anormallik sadece mamografide görülebiliyorsa, radyolog, anormal bölgeyi ameliyattan önce radyoaktif veya manyetik olarak ince bir tel ile işaretler ve  sonrasında biyopsi alınır. 

Anormal Mamografi 

Mamografide bir anormallik saptanması endişeye neden olsa da, anormal mamogramları olan kadınların çoğunda meme kanseri yoktur. İyi huylu bir kitle, kalsiyum birikimi (kireçlenme) veya diğer faktörlerden dolayı da mamografi anormal olarak raporlanabilir.

  • Kitlenin iyi huylu olduğu düşünülüyorsa, altı ay sonra bir mamografi kontrolü yaptırılması önerilir.
  • Mamografi anormal bir alan gösteriyorsa, meme biyopsisi önerilir. 
  • Bazen, mamogramda bulunan anormalliği daha fazla değerlendirmek için manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi diğer meme görüntüleme türleri gerekebilir.

Meme Ağrısı veya Hassasiyeti 
Meme ağrısının en yaygın türü, adet dönemini kontrol eden hormonlardan kaynaklanır. Bu hormonal değişiklikler, adet dönemi başlamadan birkaç gün önce başlar,  her iki memede de ağrı olur. Ağrı, adet döngüsü ile gelip gidebildiği için buna "döngüsel" meme ağrısı denir. Döngüsel meme ağrısına genellikle meme kanseri veya diğer ciddi meme sorunları neden olmaz. Perimenopozal yıllarda da meme ağrısı hormonal değişikliklerle de ilişkili olabilir. Daha az yaygın olarak, adet döngüsü ile ilişkisiz meme ağrısına sahip olabilir. Döngüsel olmayan meme ağrısına genellikle kas veya bağ dokusu gerginliği, cilt yaralanması, omurilik rahatsızlıkları veya başka bir organ sistemindeki problemler (kalp krizi, göğüs ağrısı) gibi meme dışındaki sorunlar neden olur. Döngüsel olmayan meme ağrısında kadınların çok küçük bir yüzdesinde meme kanseri vardır. 

Memeden Süt Gelmesi (Galaktore) 
Her iki meme ucundan da süt rengi bir akıntı olması (galaktore), özellikle doğumdan sonraki ilk iki yılda yaygındır. Her iki memeden meme başı akıntısı, bazı ilaçların yan etkisi olarak veya hipofizde (beynin bir bölümü) bir büyüme nedeniyle, prolaktin adı verilen bir hormondaki artışta, tiroidi az çalışan (hipotiroidizm) kadınlarda da oluşabilir. Vücuttaki diğer kanallarda olduğu gibi meme kanalları da salgı yapar ve taşır. Birçok kadında genellikle sıkmakla olan az miktarda sarımsı, yeşilimsi veya kahverengimsi akıntı olabilir. Buna genellikle "fizyolojik" akıntı denir ve endişe nedeni değildir. Fizyolojik akıntı kanlı değildir. Kendiliğinden olan meme başı akıntısı (sıkmadan meydana gelen akıntı) veya şeffaf (sarı veya saman rengi olmayan) veya kanlı akıntı, memedeki anormal bir büyümeden veya daha az sıklıkla meme kanserinden kaynaklanabilir. Meme başı akıntısı olan her kadın bir hekim tarafından değerlendirilmelidir. Bazı durumlarda mamografi, meme ultrasonu, meme manyetik rezonans görüntüleme (MRI) taraması ve/veya meme kanallarının muayenesi (duktografi, galaktografi) önerilebilir. 

Meme Ucu Çekintisi 
Bazı kadınlar, doğal olarak içe dönük meme uçlarıyla doğar. Bazı kadınlar da bu durum, emzirmeden sonra gelişir. Bu tip değişiklikler önemsizdir. Bununla birlikte, meme uçlarınız her zaman dışa dönükse ve belirgin bir neden olmadan içe doğru dönmeye başladıysa, bu durum doktorunuz tarafından değerlendirilmelidir. Ender de olsa; meme kanserinin ilk belirtisi olabilir. Yeni meme başı inversiyonu genellikle ilk adım olarak meme muayenesi ve mamografi ile değerlendirilir.

Meme Cilt Değişiklikleri 
Memenin üzerinde veya yakınında cilt problemleri gelişebilir, bunların bazıları kaşıntı, pullanma veya kabuklanma, çukurlaşma, şişme, kızarıklık veya cilt renginde değişikliklere neden olabilir. Bu değişikliklerin çoğu ciddi bir meme probleminden kaynaklanmasa da, memedeki cilt probleminin birkaç gün içinde düzelip düzelmediğinin değerlendirilmesi önemlidir. Memede cilt değişikliklerinin daha ciddi nedenleri, Paget hastalığı veya inflamatuar meme kanseri gibi daha az yaygın meme kanseri formlarını içerebilir. Döküntüler, benler, kistler veya cilt enfeksiyonları gibi daha yaygın diğer cilt sorunları da meme derisinde ortaya çıkabilir. Göğüs derisi değişikliklerinin değerlendirilmesi genellikle bir meme muayenesini içerir ve bir mamografi çekilmelidir. Teşhisi doğrulamak için cilt biyopsisi gerekebilir.

Meme Kanseri 
Meme kanseri kadınlarde en sık görülen ve en sık ölüme neden olan kanserlerdendir. Meme kanseri için risk faktörleri; ileri yaş, kişinin kendisinde meme kanseri öyküsü, geçmiş biyopsilerinde duktal veya lobuler atipik hiperplazi öyksü, kalıtımsal BRCA1 ve BRCA2 mutasyonları, birinci derece akrabalarda erken yaşta saptanmış meme veya yumurtalık kanseri öyküsü, erken ilk adet görme yaşı, geç menapoz, hiç gebelik olmaması, 30 yaşının üzerinde olan ilk annelik, hiç emzirmemiş olmak, uzun dönem doğum kontrol hapı kullanım hikayesi, menapoz sonrası olan obezite, kişinin kendisinde endometriyum veya over kanseri varlığı, alkol sayılabilir. Erken tanı hayat kurtarır. 
 

Menapoza Geçiş ve Menopoz

Menopoz, bir kadının hayatında, genellikle 45 ila 55 yaşları arasında, yumurtalıkların yumurta üretmeyi bıraktığı ve adet dönemlerinin sona erdiği zaman olarak tanımlanır. Menopozdan sonra bir kadın artık hamile kalamaz. Menopoz aniden olmaz; çoğu kadın, tamamen durmadan önce adet dönemlerinde birkaç yıl değişiklik yaşar. Bu süre zarfında birçok kadın da menopoz semptomları yaşamaya başlar. Bunlar vücuttaki azalan östrojen seviyelerinden kaynaklanır ve sıcak basması, gece terlemesi, ruh hali değişiklikleri, uyku sorunları ve vajinal kuruluk gelişebilir. Bir kadının regl olmadan tam bir yıl geçirdikten sonra menopozu tamamladığı söylenir. Ortalama menopoz yaşı 51 yıldır. Menopoz, bir kadının hayatının normal bir parçasıdır ve her zaman tedavi edilmesi gerekmez. 40 yaşından önce menopoza giren kadınların anormal derecede erken menopoza girdiği kabul edilir ve erken yumurtalık yetmezliği veya birincil yumurtalık yetmezliği olarak adlandırılır. 

Adet dönemlerini bırakmadan önceki ve sonraki zamanı tanımlamak için birkaç farklı terim kullanılır.

  • Menopoz geçişi (perimenopoz), adet dönemlerinin değişmeye başladığı ve genellikle daha seyrek hale geldiği zamandır. Bu aşama ortalama dört yıl sürer ve son adet dönemi geldiğinde sona erer.
  • Menopoz, son adet döneminden bu yana 12 ay geçtiğinde tamamlanır.
  • "Postmenopoz", menopozdan sonraki zamandır. Menopoza girmiş bir kadın "postmenopozal" olarak tanımlanabilir.

 
Adet Dönemi Değişiklikleri 
Birçok kadında, menopoz geçişi (perimenopoz) sırasında vücuttaki hormon seviyelerindeki değişikliklerin bir sonucu olarak adet dönemlerindeki değişiklikler oluşur. Normalden daha sık veya daha az olan adet dönemleri ( her dört yerine beş ila altı haftada bir), kanama günlerinin azalması, bir veya daha fazla adet döneminin atlanması veya  sıcak basması gibi menopoz semptomları varlığı oluşan değişikliklerdendir.

Anormal kanama: Menopoza yaklaşıldığında her üç haftada birden daha sık vajinal kanama, aşırı, ağır adet kanaması, dönemler arasında lekelenme veya menopozdan sonra vajinal kanama (sadece bir kan lekesi olsa bile) varlığı anormal olarak kabul edilir ve ileri tetkik ve tedaviye ihtiyaç duyulur.

Menopoz ve doğum kontrolü: Doğurganlık yaşla birlikte doğal olarak azalır ve çoğu kadının 45 yaşından sonra (kısırlık tedavisi olmadan) hamile kalma olasılığı daha düşüktür. Ancak bir kadın adet görüyorsa, cinsel olarak aktifse gebelik oluşabilir. Menopoza girildiğinden emin olana kadar  yani, son adetin üzerinden 12 ay veya daha uzun süre geçene kadar, bir tür doğum kontrolü kullanmaya devam edilmelidir. Menopoza girdikten sonra hamile kalınmaz.

Menopoz Belirtileri 

Yumurtalıklar çalışmayı bıraktıkça östrojen hormonu seviyeleri düşer. Menopozun tipik semptomlarına yol açan şey budur. Bazı kadınların menopoz semptomları çok az veya hiç yokken, bazı kadınlarda yaşamlarına müdahale eden rahatsız edici semptomları olabilir. Menopozun yaygın belirtileri:

  • Sıcak basması: Sıcak basması, kadınların yüzde 60 ila 80'ini etkileyen menopozun en yaygın belirtisidir. Tipik olarak üst göğüste ve yüzde ani bir sıcaklık hissi olarak başlar; sıcaklık hissi daha sonra vücuda yayılır ve iki ila dört dakika sürer. Bazı kadınlar sıcak basması sırasında terler ve daha sonra sıcak basması sona erdiğinde üşüme ve titreme hissederler. Bazı kadınlar, sıcak basması sırasında endişe veya kalp çarpıntısı hissi yaşarlar. Sıcak basmaları, günde bir veya iki kez veya gündüz ve gece saatte bir kez kadar sıklıkta meydana gelebilir. Sıcak basmaları genellikle son adet döneminizden çok önce başlar. Sıcak basmaları olan çoğu kadın, onları yaklaşık dört yıl geçirmeye devam edecektir. 
  • Gece terlemeleri: Sıcak basmaları geceleri gündüze göre daha sık görülür. Uyku sırasında ortaya çıktıklarında "gece terlemeleri" olarak adlandırılırlar. Gece terlemeleri, giysilerinizin içinde terlemenize ve sıcak veya soğuk olduğunuz için uykudan uyanmanıza neden olabilir. Bu, gece başına bir veya daha fazla kez olabilir. Sık sık uyanmak, iyi bir gece uykusu çekmeyi zorlaştırabilir. Kesintili uykunun bir sonucu olarak, birçok kadın yorgunluk, sinirlilik, konsantrasyon güçlüğü ve ruh hali değişimleri gibi başka sorunlar geliştirir.
  • Uyku sorunları: Menopoza geçiş sırasında, bazı kadınlar gece terlemeleri olmasa bile uykuya dalmakta veya uykuyu sürdürmekte sorun yaşamaya başlar. Uyku sorunları, ertesi gün kendinizi yorgun ve sinirli hissetmenize neden olabilir. Uyku sorunları için etkili tedaviler mevcuttur. 
  • Vajinal kuruluk: Menopoz öncesi ve sırasında vücuttaki östrojen seviyeleri azaldıkça vajina ve üretra içindeki dokular ince ve kuru hale gelebilir. Bu, cinsel ilişki sırasında rahatsızlığa, kaşıntıya veya ağrıya neden olabilir.  
  • Depresyon: Menopoz geçişi sırasında birçok kadın üzüntü, konsantrasyon güçlüğü, normal aktivitelere ilgi duymama ve çok fazla uyuma veya uykuda kalmada zorluk gibi ruh hali ile ilgili yeni sorunlar geliştirir. Geçmişte depresyon öyküsü olan kadınlar, menopoz geçişi sırasında bir nüksetme fark edebilir. 

Menopoz Tedavisi 

Tüm kadınların menopoz semptomları için tedaviye ihtiyacı yoktur. Belirtiler hafifse tolere edilebilir. Ancak daha şiddetli veya rahatsız edici semptomlar için etkili tedavi seçenekleri mevcuttur.

Menopoz hormon tedavisi: Östrojen, sıcak basmaları için en etkili tedavidir. Geçmişte hormon tedavisinin güvenliği konusunda endişeler olsa da, menopoz semptomları konusunda yardım arayan çoğu sağlıklı kadın için güvenli, düşük riskli ve etkilidir. 60 yaşından önce başlanmalıdır ve genellikle beş yıla kadar verilir. Meme kanseri, kalp hastalığı ve felç gibi bazı tıbbi sorunları olan kadınlar için tavsiye edilmez, kullanılmamalıdır. Hormon tedavisi genellikle östrojen ve progesteron kombinasyonunu içerir, ancak rahmi olmayan (örneğin histerektomi sonrası) kadınların sadece östrojene ihtiyacı vardır. Hormon tedavisi, ağızdan alınan bir hap, bir cilt yaması, bir vajinal halka ve bir cilt jeli, krem veya sprey şeklinde olabilir. Hormon tedavisi, sıcak basmalarını gidermeye ek olarak, vajinal kuruluk, depresyon ve diğer duygu durum sorunları dahil olmak üzere diğer menopoz semptomlarına da yardımcı olabilir. Bununla birlikte, depresyonla mücadele eden bazı kadınların antidepresan ilaçlarla tedaviye de ihtiyacı olabilir. Ateş basmaları için hormon tedavisine ihtiyaç yoksa ancak vajinal kuruluk ile ilgili sorunlar varsa vajinal östrojen preperatları yardımcı olabilir. Çok daha düşük östrojen içerir ve progestin içermez. Vajinaya yerleştirilen krem, tablet veya esnek plastik halka olarak kullanılabilinir. 

Antidepresanlar: Östrojen alamayan kadınlarda sıcak basması için birinci basamak tedavi olarak antidepresan ilaçlar önerilir. 

Progesteron: Enjekte edilebilir progestin doğum kontrol hormonu medroksiprogesteron asetat (marka adı: Depo-Provera) sıcak basmaları azaltmaya yardımcı olur, ancak yaygın olarak kullanılmaz.

Bitki kaynaklı östrojenler (fitoöstrojenler): Bitki kaynaklı östrojenler, menopoz semptomları olan kadınlar için hormonlara “doğal” veya “daha güvenli” bir alternatif olarak pazarlanmıştır. Fitoöstrojenler soya fasulyesi, nohut, mercimek, keten tohumu, mercimek, tahıllar, meyveler, sebzeler ve kırmızı yonca dahil olmak üzere birçok gıdada bulunur. Bir tür fitoöstrojen olan izoflavon takviyeleri, sağlıklı gıda mağazalarından satın alınabilir. Bununla birlikte fitoöstrojenlerin sıcak basmaları veya gece terlemelerini azaltmaya yardımcı olup olmadığı belirsizdir; çoğu çalışmada fayda bildirilmemiştir. Ek olarak, bazı fitoöstrojenler vücudun bazı dokularında östrojen gibi davranabilir. Birçok uzman, meme kanseri öyküsü olan kadınların fitoöstrojenlerden kaçınmalıdır.

Bitkisel tedaviler: Sıcak basması veya diğer menopoz semptomları için bitkisel tedaviler önerilmez.

Bilişsel davranışsal ve diğer tedaviler: Stres yönetimi, gevşeme, derin nefes alma ve yoga bazı kadınlar için faydalı olabilir ancak çalışma sonuçları tutarsız olmuştur. Hipnoz, stellat ganglion blokajı (enjeksiyonla boyundaki bir sinirin uyuşturulması) ve akupunktur gibi diğer yaklaşımlar sıcak basmaları azaltır ancak plasebo etkisi nedeniyle en azından kısmen işe yarayabilirler.
 

Cinsel İsteksizlik, Vajinismus ve Cinsel İşlev Bozuklukları

Cinsel İşlev Bozuklukları Nelerdir?

Cinsel sorunlar kadın, erkek veya bir çiftin sağlıklı ve tatmin edici bir cinsellik yaşamalarını engelleyen tıbbi, psikolojik ve kültürel tüm sorunlarını içerir ve toplumda oldukça yaygın olarak görülmektedir. Erkeklerde sertleşme sorunları, erken boşalma veya boşalmada güçlük en sık görülen problemlerdir. Kadınlarda ise cinsel işlev bozukluğu; cinsel isteksizlik, uyarılmama, orgazm olamama, cinsel aktivite sırasında ağrı ve kasılma veya bu sorunların bir kombinasyonu olmak üzere farklı biçimlerde kendini gösterebilir. Vajinismus ise vajen girişindeki kasların istemsiz olarak kasılarak cinsel ilişkinin gerçekleştirilememesi durumudur. Cinsel problemler çoğu zaman hem erkek hem de kadınlarda ciddi bir ruhsal travma etkeni olabilmektedir. Yardım alınmadığı durumlarda mutsuzluk, yaşamdan zevk almama, kendini değersiz hissetme gibi sorunlara yol açıp insan ilişkilerini bozabilir. Tedavi, cinsel işlev bozukluğu teşhisine ve altta yatan fiziksel, tıbbi, psikolojik ve ilişki faktörlerine göre düzenlenmelidir. 

Tanı Yöntemleri

Kadın cinsel işlev bozukluğu çok faktörlüdür ve genellikle sorunlara sebep olan birden fazla etken bulunmaktadır. Dikkatli değerlendirme ve mevcut tedavilerin kullanılması ile cinsel işlev birçok kadın için iyileştirebilir durumdadır. Tedaviye başlamadan önce hastayı cinsel sorunlar ve endişeleriyle ilişkili fiziksel, psikolojik ve ilişki faktörleri açısından değerlendirmek gerekmektedir. Cinsel kaygıları olan çoğu kadının, cinsel işlevin birden fazla yönünü etkileyen klinik sorunları vardır. Sorun, normal cinsel tepki döngüsünün birden fazla aşamasını (arzu, uyarılma, orgazm), cinsel acıyı, ilişki sırasında kasılma, vajinismus veya cinsel tatminde genel bir azalmayı içerebilir. Kadınlarda ilk görüşmede tam bir jinekolojik muayene ve detaylı olarak semptom ve şikayetlerin alınması, eşle yaşanan problemlerin ayrıntılı bir şekilde saptanması şarttır. 

Tedavi Yöntemleri

Hastanemizde cinsel işlev bozukluklarının tedavisi kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, üroloji, psikiyatri ve gerektiğinde diğer dallardaki hekimlerimizin de katılımıyla bütüncül bir yaklaşımla sağlanmaktadır. Tedavi yöntemleri arasında ilaç tedavileri, jinekolojik operasyonlar, psikolojik tedaviler, cinsel terapiler sayılabilir. Vajina ve kızlık zarının anatomik bozuklukları, vajinal genişlik ve sarkma, rahim sarkması, idrar kaçırma gibi problemler cinsel işlev bozukluklarına sebep olabilir ve bu sorunları tedavi etmek için ilaç tedavisi ve bazı jinekolojik operasyonlar yapılmaktadır.

Bazı psikiyatrik bozukluklar özellikle depresyon ve anksiyetenin ilaç ve psikoterapi ile tedavisi cinsel işlev üzerinde pozitif etki sağlamaktadır. Yorgunluk ve stres, kadınlar için düşük libido ve cinsel sorunlara önemli ölçüde katkıda bulunur. Altta yatan bir uyku problemini tedavi etmek, çalışma saatlerini ayarlamak ve çocuk bakımı ve ev sorumlulukları konusunda yardım almak genellikle cinsel işlevi iyileştirir. Egzersiz, yoga ve diğer gevşeme teknikleriyle stresi azaltmak cinsel ilgi ve tatminin artmasıyla sonuçlanabilir. 

Eşler arasında ilişki çatışması tespit edilirse çiftlere danışmanlık hizmeti almalarını önermek yardımcı olabilir. Bu konuda özel eğitimi bulunan bir terapistle yapılan ilişki terapisi; cinsellik hakkında eğitim sağlayarak, iletişimi geliştirerek ve çiftlerin daha fazla samimiyet ve zevke odaklanmalarına yardımcı olacak özel egzersizler önererek, birçok kadın ve çift için etkili bir müdahale olabilmektedir. Bu uygulanan özel egzersizler vajinal dilatatörlerin kullanımı, gevşeme teknikleri, duyusal odaklanma, hipnoterapi ve botox enjeksiyonları özellikle vajinismus tedavisinde oldukça faydalıdır. 

Bir cinsel sorunun iyileştirilmesi, başka bir cinsel sorunun iyileşmesine sebep olabilir. Örneğin cinsel ağrının başarılı bir şekilde yönetilmesi genellikle cinsel uyarılmayı ve orgazmı iyileştirir. Bu nedenle, menopoz sonrası ilişki sırasında ağrı ve düşük libidosu olan bir kadında en uygun yaklaşım önce menopozun sebep olduğu kendini vajinal kuruluk olarak gösteren vulvovajinal atrofiyi tedavi etmektir.

Özet olarak cinsel işlev bozukları tedavisi; kişinin bireysel ve eşiyle birlikte mevcut problemlerinin saptanması ve buna yönelik gerekli tedavi yöntemlerinin uygulamasını içerir. Hedeflenen tedavide beklenen sonuç kişinin hem bedensel hem de ruhsal sağlığının iyileştirilmesidir.
 

   


LDRP Odaları (Doğum Salonu)

Uluslararası tıp alanındaki güncel uygulamaları bünyesinde barındıran bölümümüz; alanında uzman doktorları, ileri teknolojik donanımı, modern cihazlardan oluşan doğum odaları, konforlu hasta odaları ve anne adaylarına özel LDRP (Labor Delivery Recovery Postpartum) odalarıyla kaliteli sağlık hizmeti sunmaktadır.

Anne Adaylarına Ev Ortamı Rahatlığında Doğum

Bir bebeği dünyaya getirmek duygusal bir yolculuktur. Bu unutulmaz deneyim için rahat ve stressiz bir ortam oldukça önemlidir. LDRP ( Labor Delivery Recovery Postpartum) doğum sancılarının, doğumun ve doğum sonrası iyileşme sürecinin aynı odada gerçekleşmesini sağlayan konforlu bir ünitedir.

Anne ve bebeklerin hastaneden ayrılana kadar aynı yerde kaldıkları LDRP odaları, doğum deneyiminin olabildiğince sorunsuz ve dinlendirici olmasını sağlamaya yardımcı olur.

Uluslararası kalite standartlarındaki odalarımız tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak ileri teknolojik donanıma sahiptir. Odalarımızda ayrıca misafirlerinize özel banyo, televizyon ve elbise dolabının yer aldığı ayrı bir bölüm bulunmaktadır. LDRP odasında kaldığınız süre boyunca doğum süreçleriniz size özel doktor, hemşire ve ebe eşliğinde gerçekleşir.

LDRP Odalarını Neden Tercih Etmelisiniz?

  • Doğum anne adayı yatağından kalkmadan ve odasından çıkmadan LDRP odasında gerçekleşir.
  • Odalarımız anne adayının mahremiyetini sağlayacak şekilde tasarlanmıştır.
  • Her odamız anne adayının kendini evinde hissetmesini sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir.
  • Odalarımızda pilates topları, doğum tabureleri gibi doğum sırasında ağrıyı hafifletecek yardımcı araçlar bulunmaktadır.
  • LDRP odalarımız anne adayının yakınlarıyla birlikte kalmasına imkan sağlayan konforda hazırlanmıştır.
  • Bebeğin ilk muayenesi annenin yanında yenidoğan uzmanı tarafından LDRP odasında yapılmaktadır.
  • Bebek hastanede kaldığı süre boyunca annesiyle birlikte LDRP odasında kalmaktadır. 

LDRP Odalarımızda Neler Bulunmakta?

  • Hidroterapi destekli banyo alanı
  • Mutfak
  • Doğum yatağı
  • Yatağa dönüşebilen koltuk
  • Hemşire çağrı sistemi 
  • Elbise dolabı 
  • Klima
  • Minibar
  • Yemek masası
  • Şifreli kasa
  • Televizyon
  • İnternet
  • Kişisel bakım setleri

 

Detaylı Bilgi ve İletişim

LDRP odalarımız hakkında daha fazla bilgi edinmek için bizimle iletişime geçebilirsiniz.  Detaylı bilgi için 444 70 44 numaralı çağrı merkezimizi arayabilir veya iletişim formunu doldurabilirsiniz.

 

Galeri

Kadın Hastalıkları ve Doğum Doktorlarımız